20110928

jane.

Sanırım jane eyre'den sonra beni en çok etkileyen kitaplardan birini okudum. ne yazık ki kitaplar fazlaca şekillendiriyor beni okuduğum sıralarda. fazla kaptırmamalıyım diyorum her seferinde. elimde değil işte. elizabeth'e takıldım şimdi de. onun o kendini bile kandırabilen umursamaz hallerine. gururuna. fazla gurur da saçma derdim hep. onu gördükçe kendim pek bir gurursuz kaldım resmen. halbuki jane eyre göklere çıkartırdı beni. jane austen özgüvenimi fazlaca dürtükledi.

"bunca zahmet edip yanıma gelerek, bay darcy, beni ürkütmek mi istiyorsunuz? kız kardeşiniz her ne kadar güzel çalıyor olsa da, paniğe kapılacağımı düşünmeyin. bendeki bu inatçılık, başkaları beni her ne kadar ürkütmeye uğraşırsa, bunu o kadar dayanılabilir kılar. cesaretim her zaman hakkımdaki her göz korkutma girişiminde artma eğilimindedir." 

20110919

insan.

Çünkü; insan bazen o kadar yalnız kalır ki; alışkanlıktan ötürü kalktığı erken saatte, uyku sersemliğini giderebilmek umuduyla evden çıkar. altında eşofmanı, dağınık toplu saçlarıyla bakkala gider. gazete ve süt alır. eve döner dönmez gazeteyi hiç okumadan bir kenara atar. sütü içmez. onun yerine, gider kendine en sertinden bir kahve yapar. o sert kahveyi bir güzel içmeye çalışır. çalışırken, neden böylesine duygusal bir insan olduğunu sorgulamak ister. ama yorgundur, vazgeçer. en iyisi şöyle en anlamsızından bir çizgi film izlemektir. o sıra çizgi film saatidir.

çünkü, insan bazen o kadar yalnız kalır ki. gri ojelerini süresi gelir.

20110911

battasayar.

sabahtan beri burnum akıyor, sanırım hasta olucam.

bugün saatlerce ince bir battaniyenin içindeydim ve çukulata yemek istedim. güzel kitaplar okumayı planlıyordum aslında ama henüz hiçbirine başlamadım. nedense bilgisayara takılıp kaldım ve bir türlü başından kalkmak istemedim. sadece nette gezinip tonla şarkı keşfettim. o kadar. hayır, o'nun gülünce küçülen gözlerini düşünmedim- tabi gözlerim bilgisayar başında kıpkırmızı oldu. -ve de gamzelerini- aslında insanlar bana gülmenin çok yakıştığını söylüyor ama hastayken gülemem ki. -ve de dünyanın en şirin dağınık saçlarını- bu arada kahküllerim yine uzadığı için hüzünlüyüm. onları kendim kesebilmeyi dilerdim. 

berrin öyle yapabiliyor mesela.

20110909

sevret.

'Birini sevmek' çok mistik bir şey bence. çünkü sevmek çok geniş bir kavram. insan yeni tanıştığı birine 'ehe, sevdim seni.' diyebiliyor. o nedenle çok yakınlarıma hislerimi sevgi olarak açıklamaktan hoşlanmıyorum. sadece içim çok kaynadığı zaman. karşımdakiyle o duyguyu paylaşmak istediğim an diyorum 'seni çok seviyorum'. çünkü o an, başka türlü anlatamam içimdekileri. ama bazı insanlar var ki. onlara o cümleyi kurmam gerekmiyor.

çünkü senden nefret etseydim de aynı şeyleri yapardım. sevmekle ilgili değil yaptıklarım. sadece seninle ilgili.

20110902

güngri.

Nolur bana neden yağmura bu kadar bağlısın demeyin. neden bunca seviyorsun. seviyorum. böyle gri günleri, ıslak asvaltları, ankara'nın gri ıslak kaldırımlarını, toz kalkmış nem kokusunu, ağaçların koyu yeşile bulanmasını seviyorum. biliyorum böyle bir günde bana ıslak saçlarını sallarken tanıyacağım onu. belki de kirpikleri de ıslak olacak, eğer şanslıysam. sonra gülücükler saçacak etrafa, gözleri küçülürken. yemin ederim işte o an ne yaparım bilmem. öylesine bir dükkandayız mesela. kitabevi falan. elleri beceriksiz ve titrek. biraz da yağmurdan kaçmış gözleri tararken etrafı. ben ne yaparım bilmem. beni görünce o ne yapar bilmem. bilmem.. bilmiyorum işte. tek bildiğim o gün, o ıslak kaldırımlar beni ona götürecek. eğer ki o gün, güneşliyse, işte o zaman hapı yuttum.

denizi olan bir şehirde yaşayalım ileride, o ve ben. o kim, bilmiyorum.