Geçenlerde müzik dinleyerek yolda yürüyordum. hava serindi ve akşam saatleriydi. üzerimde en sevdiğim, asırlık ince montum vardı. ayağımda yüksek spor ayakkabılarım olduğundan biraz daha uzun hissederek yürüyordum. oldukça keyifliydim. eskiden nedensiz sevmediğim ama son bir senedir bağımlılık yapan Radiohead parçalarından biri başlayınca iyice keyiflendim. sonra rüzgar hafifçe esti. kahkül kestirdiğimden beri rüzgar yüzümün daha az bir kısmını etkileyebildiği için kıs kıs gülüyordum. kıs kıs gülerken rüzgar kahküllerimi dört bir yana savurdu. fakat bu kıs kıs gülmemi engelleyemedi. biraz daha yürüdüm. kendimi müziğe iyice kaptırmıştım ki aniden önüme şu sokaktabilinçlenmece veletlerinden biri atladı. "sigara vücudunuza ne yapar biliyor musunuz?" dedi, kaşları çatık. Oldukça sinir bozucu bir çokbilir ifadesi vardı. emin olamayarak ellerime baktım. sonra cebimi yokladım hafiften. görünürde sigara denen şey yoktu. neden böyle bir soruyu bana yönelttiğini merak ettim. kokumda mı bir şeyler vardı? "Eeet" dedim, "hidrokarbonların kısmi yanmasıyla ortaya çıkan free radikaller ve electrophilic karbon yan ürünleri - tabi bunlar çekirdek çeperinden kolayca içeri diffuse olabiliyorlar- genetik mutasyona sebep olup beni bir orangutana falan dönüştürebilir. tabii daha önce kısmi bir ölümcül hastalıktan ölmezsem.", yüzüme sahte bir gülümseme oturttum. "bu nedenle işine bak ve beni rahat bırak". bunları sessiz bir şekilde kafamın içinde söyleyerek gülümsemeye devam ettim. velet başını hafifçe kaşıyarak uzaklaştı.
20101024
20101023
koğkunç
insan ders çalışırken belirli bir evrim sürecine giriyor sanki. misal ben o süreçte oldukça korkunç bir gulyabaniye dönüştüğümü itiraf edebilirim. deli-manyak bir surat ifadesiyle bir yandan not alıp bir yandan mümkün olduğu kadar hızlıca ultraküçük ve bitmekbilmeyen yazıları anlamaya çalışmak tam bir işkence. ingilizce okumanın berbat bir yanı da bu zaten. "önce anlamak sonra öğrenmek". böylece sonuç pek de iç açıcı olmuyor. henüz aynaya baktım ve ciddi anlamda bana "Shining" i andıran bir surat ifadesiyle karşılaştım. kendimden korktum resmen. kendim ya! aynadaki halim bildiğiniz sitem etti bian bana.
20101019
barnız
Benim odamda boş bir bardak bulunur her zaman. genellikle mavi, 'mutlu güneş' desenli kupa-bardak. bugün odamda öylece boş duran bardak beni çok rahatsız etti. alıp mutfağa götürdüm onu. ilk kez annem veya babam değil, ben götürdüm. önce çalkalayıp tezgaha koymak istedim. sonra vazgeçtim, makineye koydum. diğer bardakların yanında daha mutlu göründü gözüme. daha az yalnız. odama geri döndüm. kapıda öylece durdum bi an. içimi bi hüzün kapladı. boş odaya bakındım. bu sefer ben yalnızdım.
~ yalbardak, yaloda, yalkız.
~ yalbardak, yaloda, yalkız.
20101018
cismiyet
Bazen yağmurun altında benim kadar rahat yürüyebilecek biri olsun istiyorum. böyle dışarı adım atar atmaz yüzünü gökyüzüne kaldırsın ve gülümsesin. yüzündeki minik damlalar onu rahatsız etmesin. dönüp bana bakınca, bi anlık istemsizcekeyifsiz ifademi görsün. sonra da benim neden şemsiye kullanmadığımı anlasın o an. düzsaçlı, beyaz tenli birisi. elleri sıcak.
20101015
lullaby
- Kusura bakma içerisi biraz dağınık.
- Sorun değil.
Hızla içeri girer kız. Erkek kapıyı kapatır yavaşça. Dönüp bakar içeriye.. Yüzünde sıcak bir gülümseme, gözleri şöyle bir tarar çevreyi. Sarı ışık altında öyle çok aydınlık olmayan oda, mavi desenli duvar kağıdıyla kaplı. Eşyalar sade. Bir kısmı henüz kutularından çıkmamış. Küçük çerçeveli resimler, karşıda duvar dibine dayanmış düzgünce, yerleştirilmeyi bekliyorlar. Ortada bir sehpa. Sehpanın üzerinde bir şapka. Şapkanın üzerinde yeşil bir elma. Erkek sırıtıyor. Köşede yapay bir ağaç. Yaprakları yok. Ama çıplak dallarına kağıttan kuşlar asılmış. Rengarenk ve parlak. Kırmızı kuşlar.. Odanın sıcak sarı ışığı altında hafifçe parıldıyorlar. Başını uzatıyor yatak odasının kapısından. Demir karyolanın yanındaki komodinin üzerinde bir kitap var. Jane Ey.. Görüntünün yerinde açık mavi elbiseli kız beliriyor. Yüzünde belirsiz bir ifade. Gözleri çok yoğun bakıyor. Ama dudaklarında hiçbir duygu belirtisi yok. Mimikleri donuk. Erkeğe dikilen gözleri sabit. Çok sabit. Sanki hipnoz edilmiş gibi yoğun bakışlar. İşte diyor, burası. Dizlerimi kendime çekip başımı gömmek istemediğim yer. Gülümsüyor. Yalnızken yalnızlık hisstemediğim.. Burası, benim sığınağım. Ve ben seni içeri aldım.
Anlamanı bekliyorum. Anladığını biliyorum.
Çünkü sen öylesine çocukluk çağında bir gece rüyamda beliren düz saçlı, beyaz tenli adamsın.
Yine yağmurlu bir günde ıslak saçlarını yüzüme sallarken gülücükler saçtın.
Çünkü sen o düz saçlı, beyaz tenli adamsın.
Yine yağmurlu bir günde ıslak kirpiklerinle yüzüme gülücükler saçtın.
Çünkü sen O'sun. Sen kim bilmiyorum.
20101009
eylül-ekim-kasım
Deniz yok bu şehirde. Ama yağmur çok yağar. Denizden çok sevdiğim. Şimdi yine yağmur var dışarıda. Ev soğuk. Sonbaharın en tatlı soğuğu. Soğuk nasıl mı tatlı olur? Sonbahar dedim ya..
Yağmur biraz da eski bir arkadaşıma benziyor benim. Dışarıda ne zaman yakalansam yağmura, bir yere yetişmeye çalışıyor olurum. Aslında bu pek rastlantı sayılmaz. Çünkü ben nedense hep bir yere yetişmeye çalışırım. Her neyse. Ellerimi, yanaklarımı, burnumu rahat bırakmaz gideceğim yere kadar. Şemsiye çok severim ben. Ama taşıyamam; bana ağır gelir. Bir çatı altında dinmesini beklemeyi de sevmem. Çünkü beklerken yapacak bir şey olmadığından gelen geçeni izlersin. Herkes birbirinden memnuniyetsiz bir yüz ifadesiyle koşturur. Yağmuru sevmez hiçbiri. Yağmurda yürümek romantiktir diyenin bile aklında bir şemsiyenin altında sevgiliyle mıncırmak vardır. Her neyse. Eski bir arkadaşım da böyleydi işte. Onu pek seven ben dahil kimseyi memnun edemezdi. O şemsiye taşımayı severdi. Kırmızı şemsiye.
Ne diyordum? Ha, evet yağmur.. Şimdi yine yağmur var dışarıda. Ev soğuk. Dedemle televizyon başındayız. Televizyondaki dedem genç, yirmili yaşlarda. Çekilen film ise otuzlu yıllardan kalma. Sanırım son gösteriminden beri bu ilk izleyişi. Gerçekten yakışıklı, keskin yüz hatları olan bir adam var orada. Şimdi o keskin yüz hatları kırışıklarla örtülü. Onu yaşlı dedem olarak değil de, genç, yakışıklı bir adam olarak görmek çok sırdadışı bir durum.
Yağmurlu havada evde olmak güzel. Çünkü yağmurun sesini duyar duymaz istemsiz bir titreme gelip geçer vücudumdan. Soğuğu iliklerimde hissederim. Böylece yatağıma girmek için bir sebebim olur. Yatağa uyumak için girenlerden değilim. Yalnızca yatağa girmeyi seviyorum. İşte bu da bir bahane. Yatağımın tam sağında, pencerenin altında bulunan kalorifere dayarım popomu. Sıcak beni mayıştırır. Başımı kaldırıp cama bakarsam, yağmur damlacıkları meydan okur bana. Hızlıca çeviririm başımı, gömülürüm yorganıma. Yağmurdan çekinirim.
En çok.. en çok da kitabımı.. Dedim ya uyumak için girmem yatağa. Öyle gömülünce "o kitabı" arar gözlerim. Jane Eyre. Kaç defa mı okudum allasen? Bilmiyorum. Kendimi bildim bileli gibi.
~ Dedeme kitap okuyacağım şimdi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)