20111231

sıkta.

çok sıkıldım artık onun hakkında yazmaktan. gülümserken küçülen gözleri, hep o beceriksizce titreyen elleri. var olup olmadığından bihaber. neden böyle rüyalar görünür, neden bilinçaltı böyle oyunlar oynar bilemiyorum. neden beni hep yanıltmasını umduğum, göğsümde zaman zaman alevlenen o tuhaf his, başka her seferde haklı olduğunu kanıtlar ama bana bir de bu oyunu oynar bilemiyorum. çok kafa yormuyorum aslında bu konuda. ben her ne kadar unutmak istesem o kadar artıyor bu his. rüyalar. farazi görüntüler. ne yapayım. böyle konuşunca da o his büzüştürüveriyor göğsümü. sanki ben suç işliyormuşum gibi. bunları çok düşünüyormuşum gibi görünmesinin tek sebebi, bu durumun aklımı her kurcalamaya kalkışında buraya koşuyor olmam. ancak böyle rahatlıyorum çünkü. kendimi her türlü ne kadar anlatabilirsem, o kadar hafifleyecek bu hisler. ne şekilde olursa olsun. yeter ki şu hisler bir süreliğine kaybolsun. ama yine de..

20111105

rü-parano-ya.

evlenip hayatımın geri kalanını geçireceğim adam düz saçlı, beyaz tenli. beceriksizce titrek güzel elleri, yüzünde hep kocaman bir gülümsemeyle küçülen gözleri var. onunla hala karşılaşamamış olmamızın nedenini bilmiyorum. ama hissettiğim şey, sachiko olarak temsil ettiğim hatunun onu hala pençeleri altında tuttuyor olduğu. şemsiye neden sevdiğimi ama taşımadığımı tahmin edebilir mesela o. yağmura benim kadar ilgisi var. olacak ya da. çünkü yağmurlu bir günün ertesinde bir sonbahar günü karşılaşacağız. bir kitapçı veya kırtasiye gibi bir dükkanda. o bana ıslak saçlarını sallarken kirpiklerinde su damlacıkları olduğunu farkedeceğim. o bana gülümsediği an her şey aydınlanacak. böylece bu tuhaf düşüncelerimin ciddi anlamda gerçeğe dayanan kuvvetli altıncı hisler olduğu kanıtlanmış olacak.

bazen, ciddi anlamda, kafamın normal olmayan ve oldukça soyut düşüncelerle kaplı olduğunu düşünüyorum. ama seneler önce gördüğüm bir rüyanın bende bıraktıkları bunlar. yapacak bir şey yok.

20111028

dokuzbuçuk.

yalnız olmak, çok yalnızlık bir şey. gerçekten. siz böyle bir başına, yapayalnız dururken hani. öylece. öylece dururken. hani biri çıkıp gelse. ortada hiç yalnızlık bir şey kalmayacak. düşünsene, birden bire. ama genelde olmuyor böyle şeyler. yok yok, hayır. öyle çok yalnız olduğumdan değil. o'ndan demiyorum. sadece buraya yazmayınca çok yalnız kalıyorum. kayboluyorum.

20111023

evanatom.

ev hali pek güzel değil midir. duş bekleyen saçlarla bütün gün evde oturup, süt ve reçel eşliğinde kahvaltı yapmak, sıcacık evpatikleri ve uzun gri hırkalar giymek, yüksek sesle müzik dinlemek, denk gelinen yeşilçam filmleriyle eğlenmek, öğlen ve akşam yemeğini atlamak, sürekli meyve yemek.

~ ev hali, dünyanın en huzurlu hali.

20111018

piduğu.

Babam bugün, ayıptır söylemesi, pideköydenpide almış. pakedi böyle evçatısı şeklinde bir kutuya koymuşlar. bunu gören aburcubur delisi kardeş evin içinde yaşasın pide dansı yaparak dolaşmaya başladı. ardından dansa ben de dahil oldum. evin içinde hoplamaya başladık. aslında benim amacım üşüyen bedenimi ısıtmaktı, ama o sırada hiç de yirmibiryaşında gözükmüyordum. bu çok hüzünlü bir durum. ben pek pide sevmiyorum ki zaten. 

ankara pek soğudu, pencereler buğulandı birden.

yalven.

O, bana bir yalancı olduğunu söyledi. eğer o bir yalancıysa, bu sözler birer yalan. eğer o bir yalancı değil ise, bu sözler birer yalan olacak. doğru ya da yalan. hala bilinmeyen. yalancı paradoksu bu olsa gerek. peki ya, bahsi geçen muma neler oldu/olsa gerek?

ben bugün her zaman hislerime güvenmem gerektiğini bir kez daha anladım. hatırladım ya da.

20111013

titpik.

Günlerdir okulun kokusu bana cennet kokusu gibi geliyor. yağmur yağdı hep. toprak koktu güzel güzel. takıp kapüşonumu dolandım öylesinece. sırf seni göreceğimi hissediyorum diye, hayır diyorum hepsine. bu güzel günleri yalnız geçirmeyi seçiyorum. seni görmem imkansız. evden çıkmamak, kendime kahveler yapmak istiyorum. ama eve giremiyorum ki. e sen neredesin ki? onları istemiyorum, anlamıyorlar. sen. hangi sachiko'nun kollarındasın halen?

20111012

sekfır.

her ay sekizgün boyunca gözlerim dolu dolu gezmekten bıktım usandım. sürekli zırıldayasım, her gördüğüme hüzünlenesim var. "bu çok hüzünlü bir şey." cümlesi ağzıma yapıştı kaldı. değil. hüzünlü değil. yok öyle bir şey. değil. düz saçlı, beyaz tenli değil. uydurup durma şeyleri. at kafandan şeyleri. şeyler esir aldı beni. çukulatalar, çörekler yiyip, dersler ve dersler çalışasım var. üçüncükez dörtsıfırortalama getiresim var. hem yiyicem hem çalışıcam var mı arkadaş. sıkı durun ben geliyrum.

ayazeri.

huzursuz insanlık hali: tam üçgünyirmiüçsaatyirmidakikadır istediğim gibi ders çalışamıyorum. bu nasıl bir dikkatini verememe, nasıl bir isteksizliktir. ölüp bittiğim dersleri alıyorum sonunda yaşasın, diyerekten başladığım döneme çok saçma sapan bir giriş yaptım. böyle bir türlü kendime gelemiyorum. aslında bu akşam toparlandım gibi. toparlanmak zorundayım. bu kendime izin verdiğim son akşamdı. maratona devam. 

kendi ayakları üzerinde durabilen bir insan olmaktır tek dileğim.

20111002

jabon.

jelibon standları beni benden alıyor. özellikle uzun yılan jelibonu sanki bana özel üretilmiş gibi. eskiden sandviç ve hamburger şeklinde olanları vardı. veletken ne çok yerdik. ben yerdim en azından. bu yılan jelibonun tadı da onları andırıyor. her ne kadar şeklinde hafiften bir tuhaflık olsa da.

çok sevdiğim iki jane var; bir jane eyre, diğeri jane austen.

20110928

jane.

Sanırım jane eyre'den sonra beni en çok etkileyen kitaplardan birini okudum. ne yazık ki kitaplar fazlaca şekillendiriyor beni okuduğum sıralarda. fazla kaptırmamalıyım diyorum her seferinde. elimde değil işte. elizabeth'e takıldım şimdi de. onun o kendini bile kandırabilen umursamaz hallerine. gururuna. fazla gurur da saçma derdim hep. onu gördükçe kendim pek bir gurursuz kaldım resmen. halbuki jane eyre göklere çıkartırdı beni. jane austen özgüvenimi fazlaca dürtükledi.

"bunca zahmet edip yanıma gelerek, bay darcy, beni ürkütmek mi istiyorsunuz? kız kardeşiniz her ne kadar güzel çalıyor olsa da, paniğe kapılacağımı düşünmeyin. bendeki bu inatçılık, başkaları beni her ne kadar ürkütmeye uğraşırsa, bunu o kadar dayanılabilir kılar. cesaretim her zaman hakkımdaki her göz korkutma girişiminde artma eğilimindedir." 

20110919

insan.

Çünkü; insan bazen o kadar yalnız kalır ki; alışkanlıktan ötürü kalktığı erken saatte, uyku sersemliğini giderebilmek umuduyla evden çıkar. altında eşofmanı, dağınık toplu saçlarıyla bakkala gider. gazete ve süt alır. eve döner dönmez gazeteyi hiç okumadan bir kenara atar. sütü içmez. onun yerine, gider kendine en sertinden bir kahve yapar. o sert kahveyi bir güzel içmeye çalışır. çalışırken, neden böylesine duygusal bir insan olduğunu sorgulamak ister. ama yorgundur, vazgeçer. en iyisi şöyle en anlamsızından bir çizgi film izlemektir. o sıra çizgi film saatidir.

çünkü, insan bazen o kadar yalnız kalır ki. gri ojelerini süresi gelir.

20110911

battasayar.

sabahtan beri burnum akıyor, sanırım hasta olucam.

bugün saatlerce ince bir battaniyenin içindeydim ve çukulata yemek istedim. güzel kitaplar okumayı planlıyordum aslında ama henüz hiçbirine başlamadım. nedense bilgisayara takılıp kaldım ve bir türlü başından kalkmak istemedim. sadece nette gezinip tonla şarkı keşfettim. o kadar. hayır, o'nun gülünce küçülen gözlerini düşünmedim- tabi gözlerim bilgisayar başında kıpkırmızı oldu. -ve de gamzelerini- aslında insanlar bana gülmenin çok yakıştığını söylüyor ama hastayken gülemem ki. -ve de dünyanın en şirin dağınık saçlarını- bu arada kahküllerim yine uzadığı için hüzünlüyüm. onları kendim kesebilmeyi dilerdim. 

berrin öyle yapabiliyor mesela.

20110909

sevret.

'Birini sevmek' çok mistik bir şey bence. çünkü sevmek çok geniş bir kavram. insan yeni tanıştığı birine 'ehe, sevdim seni.' diyebiliyor. o nedenle çok yakınlarıma hislerimi sevgi olarak açıklamaktan hoşlanmıyorum. sadece içim çok kaynadığı zaman. karşımdakiyle o duyguyu paylaşmak istediğim an diyorum 'seni çok seviyorum'. çünkü o an, başka türlü anlatamam içimdekileri. ama bazı insanlar var ki. onlara o cümleyi kurmam gerekmiyor.

çünkü senden nefret etseydim de aynı şeyleri yapardım. sevmekle ilgili değil yaptıklarım. sadece seninle ilgili.

20110902

güngri.

Nolur bana neden yağmura bu kadar bağlısın demeyin. neden bunca seviyorsun. seviyorum. böyle gri günleri, ıslak asvaltları, ankara'nın gri ıslak kaldırımlarını, toz kalkmış nem kokusunu, ağaçların koyu yeşile bulanmasını seviyorum. biliyorum böyle bir günde bana ıslak saçlarını sallarken tanıyacağım onu. belki de kirpikleri de ıslak olacak, eğer şanslıysam. sonra gülücükler saçacak etrafa, gözleri küçülürken. yemin ederim işte o an ne yaparım bilmem. öylesine bir dükkandayız mesela. kitabevi falan. elleri beceriksiz ve titrek. biraz da yağmurdan kaçmış gözleri tararken etrafı. ben ne yaparım bilmem. beni görünce o ne yapar bilmem. bilmem.. bilmiyorum işte. tek bildiğim o gün, o ıslak kaldırımlar beni ona götürecek. eğer ki o gün, güneşliyse, işte o zaman hapı yuttum.

denizi olan bir şehirde yaşayalım ileride, o ve ben. o kim, bilmiyorum.

20110831

mispuz.

Orada burada puzzle görsem hep ilgim çekilir, saatlerce oturup yapma isteği uyanırdı içimde. bir türlü nasip olmadı. fakat bu sıralar beni oyalayacak bir şeylere ihtiyacım vardı. yerimden kalkarak bir yarım saatimi ayırıp keman kursuna kaydolmak zor geldiğinden, evde yapacak bir şeydi ihtiyacım olan. sonra aklıma geldi aylar önce gördüğüm bir puzzle, resme resmen aşık olmuştum. yerimden kalkarak bir yarım saatimi ayırıp gittim aldım. şimdi birkaç gündür onun başındayım. her şeyi hem düşündürüyor hem de düşündürmüyor bu puzzle. yapması çok mistik bir şey. neden daha önce aklıma gelmedi, geldi de yapmadım bilemiyorum.

düz saç ve gülünce küçülen gözler takıntıma gelecek olursak; neyse şuan mesele bu değil.

20110827

uzyol.

Kim demiş uzun yolculuklar sıkıcı olur diye. değil bence. hele ki insanın düşünecek çok şeyi varsa. ben mesela gün içinde bazı şeyleri düşünecek vakti bulamıyorum. kafamda çok şey oluyor genelde. ama sürekli bir koşuşturmaca halindeyken, hepsi olur olmadık zamanda düşüveriyor aklıma. işte, bu aralar benim uzun yolculuk yapmam gerekti. yolculuk süresince de rahat rahat düşündüm bazı şeyleri. yerinde kararlar aldım. kafamda kıvranıp duran düşünceleri temizledim, rahatladım. kısacası uzun yolculuk güzel şey.

ama o yolculuklarda, böyle geniş bozkır bi arazinin ortasında, öylesine bir ağaç durur ya hani. böyle gür, kocaman. bence bu çok yalnızlıkbirşey.

20110817

mırnız.

Ben bide duvarları çiçek desenli kağıtla kaplı odaları seviyorum. hafiften de loş olacak ışık. üzerimde uzun gri hırkam. elimde içi kahve dolu mutlu güneş desenli bardağım. pencerenin önüne oturup yağmuru izleyeceğim. izlerken çıkıp ıslanmak isteyeceğim. orada öylece oturmanın ne kadar yalnızlıkbirşey olduğunu düşüneceğim. düşünürken sen düşeceksin aklıma. ben de "stay. just a little bit more.." u mırıldanmaya başlayacağım. the do'dan.

20110816

birbaşına

Bazen içimi öylesi bir his kaplıyor ki. böyle içim doluyor, doluyor. o an diyorum, istediğim her şey olabilirim. gözlerimi kaparım ve bir parça çakıl taşı olurum. gözlerimi açarım sen olurum. veya içi süt dolu cornflakes kasesi. ama neyi denersem deneyim hepsi yapayalnız oluveriyor birden. çakıl taşı bir başına sahile vurmuş. conflakes kasesi boşalmış, birisi bütün gevrekleri yemiş. ve sen. o an sen bile yalnız. acaba sen bile hissediyor musun bazen yalnızlık?

20110731

uzak

işte. ruh halime bir şeyler olması hep bu saatlere denk geliyor. gündüz pek bir neşeli, mutluyken, bu saatler resmen duygularımı kemiriyor. hani insanlar bazen hayatlarında büyük izler bırakan olaylar yaşarlar ya. işte o anlardan biri bu saate denk gelecek diye ödüm kopuyor. mesela sen de öyle denk geldin. sıcacık, küçülen gözlerin ve kocaman gülüşün. halbuki ben, öylesine bir günde biryerlere yolculuk yaparken aynı vagonda karşılaşıveririz sanıyordum. ya da yağmurlu bir günde durakta beklerken. ya da şu serin, sessiz sabahın körlerinden birinde gazetecide. seni görünce ellerim titrer, öylece kalırım, sonra sen arkanı dönüp giderken peşine takılıveririm diyordum. olmadı hiç biri.

gökyüzünü daha da seviyorum artık. soluğun içinde gizli çünkü. şimdi koşup penceremi açarım. sen de aç, ver soluğunu. dolayısıyla sana dokunurum. sen kim bilmiyorum.

20110729

en.

Bir gün birisi bana Anna Gavalda'nın "bir aradayız, hepsi bu." kitabını bulup hediye ederse, o gün dünyanın en mutlu insanlarından biri olacağım. yemin ederim. en.

~ gölgelerin gücü adına.

20110723

keliç.

ben milka yoğurtlu-çilekli çukulataya hastayım. bana çok güzel şeyleri çağrıştırıyor tadı. böyle paketini görmek bile beni mutlu ediyor. yemesem bile. başka hiçbir çukulatada böyle değil. tadıyla şekli çok uyumlu bikere. hani bildiğimiz dikdörtgen milka. ama o şekilden başkası olamazdı ona. mesela öyle her zaman da yemem. ya çok üzgün, ya çok keyiflisem. o küçük dikdörtgenleri tek tek kırıp dilimde erittikten sonra, küçük çilek parçacıklarını kıtırdatmak bana tarifsiz bir huzur veriyor.

20110722

geyikmuhabbeti.

ben veletken antalya taraflarına tatile gitmiştik. böyle noel baba kilisesi gibi bir yer vardı. zamanında duvarlara kazınmış tarihi figürler beni çok etkilemişti. işte o gün noel babayı gerçek sanmaya karar verdim. sonra sonbahar oldu. kış oldu. bir gün sabaha karşı odamda uyurken "çın çın çın" sesleri duymaya başladım. bir kere. iki kere. üç kere. sonra ne olduğunu anlamak için kalkıp pencereden baktığımda her yer bembeyazdı. kar yağmış meğersem. işte o an bu sesin noel babaya ait olduğuna karar verdim. o zamanlar hayal gücüm oldukça genişti. halbuki şimdi o "çın çın çın" ın araba tekerleklerinden gelen zincir sesi olduğunu biliyorum.

20110718

ağkeş.

bazen bazı an'lar hiç yaşanmasın istiyorum. böylece pişmanlık olmasın. annem, "yaptığın hiçbir şeyden pişman olma ve hiçbir zaman keşke deme" der hep. halbuki pişman olduğumdan değil. sadece olmamış olsun istiyorum. ama oluyor. bazen ağlamak istiyorum. ama ağlayamıyorum. ben isteyince olmuyor. bu ağlamak beni hep ummadığım anlarda yakalıyor. neyse ki hep de yalnızken yakalıyor. 

20110717

mavizyon.

biri "ben hiç televizyon izlemem." diyince, her seferinde şaşırmadan edemiyorum. hayır, televizyonu çok sevdiğimden ve buna inanamadığımdan değil. bazen yalnızken kendime irmikli tatlı yapıp yanına milyonlarca meyve ve rafıls hazırlarım. hiç üşenmem. sonra da kanepenin bir köşesine ilişir boş bakışlarla televizyona bakarım. evde uydu var bizim. çok acayip kanallar ve programlara denk gelebiliyorsun bazen. mesela bir keresinde yüzünü çeşitli kombinasyonlarla bantlayıp gece komşuları korkutmayı seven onikiyaşında bir çocuk vardı. bir alman kanalıydı. çok bir şey anlamadım. ama karnım ağrıyana kadar güldüm.

20110712

bıkım.

bazı insanlar var, mutsuz oluyorlar diğerlerinin mutluluğundan. ben onlardan bıktım. bazı insanlar var, gözlerini bürümüş dünyevi hırslar. ben onlardan da bıktım. bazı insanlar var, kendilerini "başkalarıneder" olgusuna fena kaptırmış, eğlenmeyi unutmuşlar. onlardan da bıktım. bazı insanlar var, yaftayıönyargıyı pek seviyorlar. onlar tam bir.. neyse.

hiçbir şeyi umursamadan, hayatla ve kendisiyle eğlenebilen insanları çok severim.

20110710

pekuzun. amahüzün.

Bugün eski bir arkadaşla rastlaştık yolda. ikimiz de öylesine bir yürüyüşe çıkmışız meğersem, bir şeyler içelim dedik. gittik oturduk bir yere. laf lafı açtı. sonra bir ara gözlerime çok derin bakışlar atmaya başladı. ne oldu? dedim. sen, dedi, çok değişmişsin ayla. bunu söylerken biraz tuhaftı, nedenini sormaya çekindim. hatırlar mısın bir arkadaş vardı dedi, bu kızın gözlerinde ay var derdi. hatırladım. güldüm. bugün ilk kez içten gülümsedin dedi. baktım yüzüne. öylece bekledim. içimdeki ışığın bir süredir sönük olduğunun farkında olsam da, bunu başkalarından duymayı kabullenemiyorum. o arkadaşı hatırlayınca durum daha da büyüdü gözümde. beni şimdi görse, gözlerimin ferrine hoş olmayan betimlemeler yapardı, eminim. bir an önce toparlanmalıyım.

kıvırcık saçlar ve sıcak ten pek uzakmış meğer. benim hayallerim, onun hayalleriymiş; ben çizemedim, o çiziyormuş evler, binalar. benim hayallerimi almış. geleceğimi çalmış. geçmişimi çalmış. hislerimi, anılarımı.. ama.. yine de gülünce gözleri küçülüyormuş. yine sıcacık. 

birini hiç tanımadan özlemek bu olsa gerek.

20110701

öyle.

hep o çok hoşuma giden şarkılar, senin de hoşuna gidecek. o adını bilmediğim güzel şarkıları paylaşacaksın benimle. hatta o beceriksizce titreyen ellerini bana uzatacaksın. sıcakmış da ellerin, diye geçireceğim aklımdan. sonra yüzüme muzır gülücükler saçacaksın. ama henüz dakikalarcasessiz oturamadık birlikte. çünkü sadece birbirlerini çok seven insanlar dakikalarcasessiz oturabilirler. tuhaftır ki ben, yine de elimi saçlarına uzatmak isterdim. bir yerlerden rüzgar eserken, ben daha da isterdim.

ben bugün pek mutlu oldum. tek endişem radyonun cızırtısıyla uyanmak. onca mesafe varmış aramızda diye düşünüp durdum. ama senin varlığın doğru mu, onu da bilmiyorum.
  
~ sen kim bilmiyorum.

20110624

i wanna walk intothewild.

Nereden başlayacağımı bilemiyorum. en iyisi ortası. mesela hep merak ederim neden her jack london hayranında aynı ilginç, özüne öz özgür havayı sezerim. bilemiyorum. ama seziyorum. aynı hava var hepsinde. hepsinin özgürlüğü kendine öz. ama hepsi özgür. ben de hayranım ona. yalnız bende yok o hava. kendimde sezemiyorum. belki de onlar farklı bir hava görüyorlardır bende. bir kere sormak lazım.
bugün birinin gözlerine baktım. şöyle bir yada 2 saniye sürdü. gördüğüm şey beni aniden midemin tam ortasından vurdu. dedim ki o.. bakışların nedeni ne olabilir. ve neden bana bakıyorlar. nedeni ben miyim. ve birkaç soru daha. sonra nefesim kesildi. ona neler yaptığımı gördüm. bana neden öyle baktığını gördüm. hepsinin nasıl da iki saniyeye sığabildiğini gördüm. ona sarılmak istedim o an. sarılınca her şey geçecek gibi gelir ya. hep öyle hissederim. sarılınca her şey geçecek.

20110613

gördüm.

bazen yastığa bam diye düştüğümü hissederek uyanıyorum. koşuyor, koşuyorken birden sert bir zemine çakılır gibi. ama bazen de hiç koşamıyorum. istiyorum. çok istiyorum. ben istedikçe daha da yavaşlıyor ayaklarım. ağırlaşıyorlar. birinden kaçıyorum sanki. ölesiye kaçmak, kurtulmak istiyorum. bazen beni yakalayamadan uyanıyorum. bazen de yakaladığı an.
şuana kadar rüyamda yediğim tek şey peynir helvasıydı.
geçen gece o'nu gördüm. sadece bir gülümsemeyle duruyordu karşımda. gözleri yine küçücük yine sıcacıktı. gülümseyince küçülüyordu gözleri. mavi bir tişört vardı üzerinde. benim üzerimde de beyaz bir elbise. ayaklarım ise çıplaktı. ellerine baktım. o kadar güzellerdi ki. ellerine koşmak istedim. hiç yaklaşamayacağımı biliyordum oysa. çünkü ne zaman koşmak istesem koşamazdım. hiç becerememiştim ki koşmayı. pes ettim ben de. oturdum öylece yere. ellerimle örttüm yüzümü ve ağlamaya başladım. parmaklarımın arasından bakmak isterken biri başımı okşayıverdi. başımı kaldırıp bakmak istedim. ve sonra uyandım.

- tekrar huzur istiyorum.

20110612

pudra şekeri.

Ne kadar uzun zaman olmuş o'nun hakkında yazmayalı. o'nu aklımdan geçirmeyeli.. tam da gerçekten o yok mu, bütün hislerim bir hayal miydi derken olan oldu. 

o'nu gördüm.
yemin ederim o'nu gördüm.

kıvırcık saçlı ve sıcak tenliydi. gülünce gözleri küçülüyordu. hep mutluydu. gamzelerinin benimkilerle aynı yerde olacağını tahmin edememiştim oysa ki. o'nu görünce, mideme sanki kelebekler doluştu, hepsi teker teker uçuşmaya başladılar. onlar uçuştukça, o gülümsedi.. sıcacıktı. içimi sıcacık yaptı. ama o bir sachiko'ya ait mi bilmiyorum. o dünyanın en güzel gülünceküçülen gözleri bir başkasına. mavi mi, yeşil miydi, kahve mi. emin olamadım. ama bir başkasına bakıyorlar gibiydi.

kendimi çok çaresiz hissediyorum. biraz da aptal.

20110530

zamantaşı.

" insan..
ilk önce kendisinden başka hiç kimseye güvenemeyeceğini, yalnız olduğunu.. sonsuz sorumlulukların ortasında dünyada tek başına kaldığını, kendi koyduğu amaçlar dışında hiçbir amacı olamayacağını,bu dünyada kendisinin biçimlendireceği kaderden başka kaderi olamayacağını anlamadıkça.. hiçbir şey isteme arzusunda değildir."   
Jean Paul Sartre

bunu farkettiğim zaman her şey için çok geç olduğunu düşündüm. ne yaparsam yapayım hiçbir şey düzelmeyecekti. bitmişti. bütün hayatım, geleceğim, geçmişim. yaptığım yapmadığım her şey bir hiç olmuştu. 
kendimi birden toparladığım iyi olmuş. şimdi dönüp baktığımda yaklaşık bir senede nelerin üstesinden gelebildiğime.. şaşırmıyorum. kendimi hiç bu kadar güçlü hissetmemiştim. ama korkuyorum da bir yandan. yalnız olma gerçeği çok ürkütücü. bu hayatta sırtımı kimseye dayayamayacağımı bilmek beni ürkütüyor. çünkü birinin kanatlarının altına girip hiçbir şey yapmadan sadece ona dayanmak düşüncesi bana çok ama çok cazip geliyor, çünkü kolay. ve sıcak.. ama bu sadece düşünce olarak kalacak benim için. çünkü kendime sürekli ve sürekli tekrarladığım tek şey bu hayatta kendimden başka kimsemin olmadığı. aile, dost yada sevgili meselesi değil. tabiki çok sevdiğim ve güvendiğim birçoğu var. ama dünyanın en yüz kızartıcı şeyini yapsam kimin elimi bırakmayacağını nereden bilebilirim?

hayat beni sınarken ben de kendimi yoğuruyorum.

20110422

enna

when i sleep before lunch,
there are times when i wake up
and
the sun is setting.
it makes me think that i
fail as a human being.

20110414

donbahar.

"..and if a ten-ton-truck
kills the both of us,
to die by your side
is such a heavenly way to die.."

-the smiths

hu yu ar?
donno.
 düzsaçbeyazten'in hakettiği liriks.

20110406

^^

Şu an ben çok.. mutluyum.

20110313

karekano

Konu o değil aslında. mesela ortalıkta kimse yokken avazım çıktığı kadar "bir şeyler" söylemek beni çok rahatlatıyor. bazen zeki müren, bazen rough endoplasmic retikulum un özellikleri, bazen bir parça jane eyre diyalogu. yaz mevsimini hep sevmek istedim. gerçekten denedim. kumsalda otururken uzanıp güneşin kemiklerime ilişmesine izin vermeye çalıştım. ama sevmiyorum işte. nalet. alt komşu sadece şarkı söylemek için banyoya girdiğimi sanıyor.

20110307

reine émilie

Bir şeyi çok merak ediyorum. herkes gerçekten göründüğü kadar umarsız ve huzurlu mu? en azından mutlu mu? mutlu musun sen.

Çok uzak da değil o günler hani. sorumluluk aşağı \ sorumluluk yukarı /. hissetmiyor(d)u sorumluluk. yanlıştı çok yanlış. umarluluk. umarsuzluk. sorumsuzluk.
Şimdi boyunun ölçüsünü tattırıyor ona sorumluluk duygusu. al sana diyor al sana. sanki suratının üstünde bir fil oturuyor. çok değil, henüz bir ay önce tattığı zaferin onu nihai huzura kavuşturacağına inanıyor, o günü aç bir koala misali bekliyordu. ee. hani. zafer duygusu birmilisaniye sürdü. fil ise resmen iyice yerleşti yerine. çok da memnun görünüyor. en azından biri memnun. bu sorumluluk duygusu onu öyle bir çarptı ki, düz saçlı beyaz tenli ıslak kirpikler, yarınki inanılmazcasınaşaşkınlıkverircesine tipide yanından geçerken ona 3 saniye kırpışsalar farkedemez.