20101212

kapupakap

Gün geliyor bıkıyorum senden, ama bu çikolatadan bıkmama benziyor. uyuşuk hallerini örtüyor mizacın. dışarıda çok hoş kar var. bana o'nun beyaz tenini hatırlatıyor. bense dışarı çıkıp yumulamıyorum. pis insanlar bitiriyolar karı. yiyolar karı. eriyo kar. kar kar kar. bugün istediğim hiçbir şey olmadı.
.

20101211

bir "y" eksik

Güneş her sabah verilmiş bir söz gibi doğuyordu.
...
Bir söz verdim. kime verdiğimin bir önemi yok. o sarı karanlık, yüzüme neredeyse her vuruşunda hatırlatıyor bana bunu. binlerce insana umut veren, bana bambaşka bir şeyi hatırlatıyorken, rahat bir uyku uyuyamıyorum haftalardır. neyse ki kendimi toparlamak sandığımdan uzun sürmüyor. göründüğümden daha güçlü olduğumdan olsa gerek.
Ama arada yoruluyorum işte. minyon gücüm tükeniyor. işte o an çevremde bulunmasın istiyorum kimileri. gözlerinde aç bir parlaklık, ne zaman tökezler beklentisiyle. çevremde pis bir sis. bundan yüz yıl sonra ne sen kalacaksın, ne ben, ne de şu köşe başında havlayan köpek. bunun bilincinde olmayanlarla aynı ortama hapsolmuşum.
...
Yoksa, birbirimizin her yönden çağdaşıyız.
... 
Minik bir kız çocuğu; beyaz, çiçekli, kabarık eteğinin çevresinde dönerek dans ediyor. porselen teniyle tezat oluşturan siyah saçları havalanmış. hafif kahkahası sanki hipnoz eder gibi. sis, yakınlarda mırıldanan bir şarkı. tüyler ürpertiyor. minik bir kız çocuğu kesiyor dansını birden. o çevresine dikkatlice bakarken, benim hipnozum da çözülüyor. oncasının gözü kararmış. gerçeklik kavramını yitirmiş her bir "şey". tanımlayamadığım..
...
Gerçek neydi biliyor musunuz: Her şey.
.

20101117

maslet

Bu gece öylesine büyüledim ki herkesi.. Tüm salon ayakta alkışladı beni. Çiçekler havalarda uçuşurken, hepsi sahneyi hedefliyordu. Bitiş solomla büyülediğim onlarca keyifli yüzün hedefi bendim. Kalbim öylesine atarken, karşımdaki kalabalığın coşkusuna öylesine kapılmışken, bu anları yaşayabilmemin tek nedeni olanı duyamaz, hatta aklımın ucundan bile geçiremez olmuştum. Uçar adımlarla odama dönerken hala da aynı duyguların esiriydim. Halbuki bugün geldiğinde ilk o düşecekti aklıma. Alkışları bastıran sesiyle büyülenecektim tekrar, tekrar.  Odama döner dönmez çiçeklerle kaplı buldum her bir köşesini. Madamla biraz çene çaldıktan sonra makyajımı silmek için masa başına geçtim. Aynada kendi çehremi izlerken, işte o an düşüverdi aklıma. Sesleniyordu bana. O harikulade ses, beynimin her hücresine işliyordu adeta. Sıradan ismim, dudaklarında bir melodiye dönüşüvermişti yine.
Senelerce ete kemiğe bürüdüğüm sesi hayallerimden çıkarıp karşıma mı almıştım birdenbire? Boy aynasının ötesinden tek elini bana uzatmışken, dudaklarını görebilmek istiyordum. Ah, evet, gerçekten de "ses"le bir hareket ediyordu dudakları. Neredeyse yüzünün yarısını örten maskeyle öylece bekliyordu karşımda. Eğer o eli tutarsam, beni sadece kendine isteyeceğini biliyordum.
Elimi uzatır uzatmaz hemen kavrayıverdi ve beni kendine doğru çekti. Aynanın içinden geçerken arkamızda kalanları zerrece umursamıyordum. Mum ışığıyla aydınlatılmış taş geçitlerden geçerken iki adımda bir dönüp gözlerime bakıyordu. Gözleri öylesine samimi.. Ama çok daha farklı şeyler vardı o gözlerde. Sesi yakından çok daha muhteşemdi. Kulaklarımdan kadife kadar yumuşak bir esintinin gelip geçtiğini hissediyordum. Beni gizli sığınağına bir kayıkla geçirirken, daha önceleri hayal ettiğim kadar sabırsızlık duymuyordum. Ama bunca yıl biriktirdiğim merakla son noktasına kadar dolup taşmıştım. Sahnedeki bencil halimi hatırladıkça yanaklarım al al oluyordu. Öte yandan ellerime dokunan elini hissetmek tarif edilemez bir duyguydu. Bunca yol boyunca dudakları hiç kapanmadı, o muhteşem şarkısı hiç bitmedi. Arada ben de kendimi tutamayıp ona eşlik ediyordum.
Mumlarla daha sık aydınlatılmış sığınağına varınca, beni kayıktan tek bir hamlede indirdi. Şarkısı devam ederken gözlerimin içine bakıyor ve beni büyülüyordu. O söylerken bir hipnoz eşliğinde dudaklarının hiç kapanmamasını diliyordum. Ama her güzel şey gibi bitiverdi şarkısı. Halbuki sözler her şeyin yeni başladığını söylüyordu. Büyü bir bakıma kalktığında aramıza giren beyaz maskeye takıldı gözlerim. Bunca hayal ettiğim erkeği ne de örtüyordu öyle.. O fikrimden habersiz gözlerime dalmışken, ellerim kavrayıverdi aramızdaki beyaz duvarı. Beklenmedik feryadı tüm opera binasında yankılandı.



20101114

şintoy.

Elmalı turta. En sevdiğim. Ama tadını alamıyordum. Karşımda en samimi gülüşüyle bana bakarken kendi turtasına bir güzel yumuluyor. Düşüncelerimi toplamaya çalışıyorum.

Gece. Havada asılı kalmış yalnızlık. başım gökyüzüne uzanmışken elimi buluyor eli. seninkiler kadar sıcak değil elleri. şehrin kirli havası örtmüş yıldızları. boğazımda kötü bir tat. pişmanlığın tadı. ona dönünce gözlerindeki yıldızlarla karşılaşıyorum. suçluluk ve huzur duygusu bir arada barınır mı? ben dudağımı ısırırken eliyle çocuk parkını işaret ediyor. "Gel hadi.." o elimi çekiştirirken, itiraz etmiyorum. dolup taşan heyecanına kapıldığımı sanıyorum bir an. salıncağın yanında duruveriyoruz.

O hala elmalı turtasını yerken birden bire çıkıveriyor sözler ağzımdan.

Başka bir gece. boydan boya kahve ve yeşil tonlarda döşeli, loş bir odadayız. pencerenin önündeki kahve kanepenin iki ucuna tünemişiz. ben yağmuru izlerken, o beni izliyor. dağınık toplu saçlarımda geziniyor gözleri. komik bir şey söylüyor. gamzelerimde geziniyor gözleri. sonra ben yağmura dalıyorum tekrar. hüzünlü gözlerime dikiyor gözlerini. gözgöze gelince okuyabilse keşke gözlerimi. gözleri seninkiler kadar işlemiyor içime.

Turtasını unutmuş bana bakıyor. ben arkamı dönüp giderken, yaptığımdan ötürü alacağım cezayla seni bile göremeyebileceğimden korkuyorum. sen kim bilmiyorum.

Dört sene mutlu ettim onu, o kadar.

düz saçlı, beyaz tenli değildi. elleri soğuk muydu. gözleri gülünce küçülmüyor, uzun kirpikleri ıslanmıyor muydu..

çünkü o sen değildi. sen kim bilmiyorum.

20101113

sreters

Kovanımın kraliçe arısı bugün bana darbe gibi bir söz indirdi. öyle söz ki, kulaklarımdan girip vücudumun her bir hücresine yayıldı, titretti, kısa süreli bir kalp spazmına vesile oldu. lafı uzatmadan söylemek gerekirse söyleyemem. ulu. orta.

Önümde dokuzgünlüktatil ve dörtsınav var. bunun yanında üçödevim ve birraporum var yazmam gereken. ben ne yapıyorum? burada bunları geveleyerek zaman intiharı yapıyorum. ne de olsa benim zamanım?

Bu arada spazm sözlerine gelecek olursak, melankolik halimde çok da harika etkiler yaratmadı. düzsaçlarsütlaçten tamamen bir peter pan misali imiş iken ve benim şu john steinbeck hallerinden bir şekilde kurtulmam gerekir iken, hala büyüyememiş iken, sürekli mutlu haller takınmak alışkanlığından vazgeçmeli iken, romanlar yerine ders kitaplarına gömülmeli iken.. of. zor zamanlar.

İçimi gerçekten göremediğin sürece, sahte gülümsemelerime maruz kalacaksın.

20101112

doray

Dışarıda kar var. lapa papa. ben elimde kahve, üzerimde uzun, gri, örgü hırkam, pencerenin kenarına tüneyip sokakları izlemek yerine; birden basan sıcağın etkisiyle, mutfağa doğru limonata yapmaya yollanıyorum. pijamamın uzun paçalarını sürüyerek yürürken ayağım ayakkabılığın yanında duran şemsiyeye takılıyor. merakla onun orada ne aradığına bakıyorum. çünkü ben şemsiye kullanmam. uzamış kahküllerim gözümün içine girme teşebbüsündeler. mutfak soğuk. mutlu güneş yüzlü bardağımı bulamıyorum. ah, işte yine makinede. tabi ya. diğer bardaklar aynı yüze sahip değilseler bile, pozitif enerjilerini hissetmemek mümkün mü. limonatadan vazgeçiyorum çünkü sıcağın nedenini kavramış bulunmaktayım. sanırım yine yatağıma sığınıp mp3 üme gömülüceğim. artık "jane eyre" in tatlı cümlelerini okumaktan aynı zevki alamaz oldum. tüm kitabı neredeyse ezberlediğimdendir belki de mesele. sanırım şu sıralar onun kadar etki yaratacak bir kitap buldum ve yine sanırım bu kitap beni çok daha farklı bir yöne sürükleyecek ve tabi - hayır cümlem bitmedi- tamam, her neyse.

aslında biraz ders çalışsam hiç fena olmayacak.

20101110

süten

Hep o çok hoşuma giden ama daha önce duymadığım şarkılara denk gelince düşüyorsun aklıma. çok seveceğini bildiğim halde, uzatıp kulaklığı paylaşamıyorum seninle. sen o beceriksizce sıcak ellerini, kulaklarına götürüp dinleyince gülümseyemiyorsun yüzüme. Sıcak gözlerin küçülürken, dudaklarını büzemiyorsun muzırca. sonra birlikte dakikalarcasessiz oturamıyoruz orada. şarkı bittiğinde ifadesiz yüzlerle bakamıyoruz birbirimize. oysa ben o an elimi saçlarına uzatmak istiyorum. sonra rüzgar esiyor bir yerlerden. saçların hareketlenirken daha esiyor. daha da.. daha.. da.. gittikçe küçülürken göz bebeklerin, sen büyüyorsun.
işte o an radyonun cızırtısıyla kendime geliyorum.
aramızda onca mesafe varken, bir tek senin varlığını hissediyorum. 
sen kim bilmiyorum.

20101101

itiraf.

Sıcak bir karanlık kaplamış çevremi. Yumuşak bir zeminde uzanıyorum. Dizlerim karnıma çekilmiş, ellerim tek yanağımın altında kavuşmuş. Üzerimde yumuşak bir ağırlık var. Bütün vücudumu ve üzerinde bulunduğum yumuşak zemini örten. Evet, işte en sevdiğim yerdeyim. Yatağım. Peki ya birkaç santim yakınımda soluk alıp veren de kim? Ellerim uzanıyor ona doğru. Nedensiz, saçlarına gidiyor ellerim. Saçları.. Ellerim buz kesiyor birden. Öylece. Saçları.. Sonra merak ediyorum elleri sıcak mı? Elim gözlerine dokunuyor ben farkedemeden. Göz kapakları örtülü, sanırım uyuyor. Soluk alıp verişi sabit bir ritim tutturmuş. Ben bunca şaşkınlık içindeyken ne de huzurlu. Uzun kirpikleri kupkuru. Bense gittikçe daha da buz kesiyorum. Soğuğu farketmiş olsa gerek ki bir ürperti geliyor vücuduna. Karanlıkta göz kapakları açılıyor. Karanlıkta gözlerimi buluyor gözleri. "Şemsiye.." diyor, "..sever misin?" Hafif bir gülümsemeyle soluk verişini hissediyorum. İkimiz de öylece dururken saçlarını düşünüyorum. Soğuk hafifliyor biraz. Dokunmak istiyorum saçlarına. Nedenli, saçlarına gidiyor ellerim. Buz kesen ellerimde soğuk hafifliyor. Görüntüsü yanıbaşımda olsa da olması gerektiği yerde değil. Hissediyorum. Ona çok kötü şeyler söylemek istiyorum. Ona çok kötü şeyler söylüyorum. Gözleri doluyor. Kirpikleri kupkuru değil artık. Sıcak karanlık kaplamış çevremizi. Ellerim ısınıyor. Islak kirpikleri parmaklarımı gıdıklıyor.

~hayat sen yokken çok güzel, ama ben senin tesadüfünü bekliyorum. nerede, kiminlesin. sen kim bilmiyorum.

20101024

mutanthead


Geçenlerde müzik dinleyerek yolda yürüyordum. hava serindi ve akşam saatleriydi. üzerimde en sevdiğim, asırlık ince montum vardı. ayağımda yüksek spor ayakkabılarım olduğundan biraz daha uzun hissederek yürüyordum. oldukça keyifliydim. eskiden nedensiz sevmediğim ama son bir senedir bağımlılık yapan Radiohead parçalarından biri başlayınca iyice keyiflendim. sonra rüzgar hafifçe esti. kahkül kestirdiğimden beri rüzgar yüzümün daha az bir kısmını etkileyebildiği için kıs kıs gülüyordum. kıs kıs gülerken rüzgar kahküllerimi dört bir yana savurdu. fakat bu kıs kıs gülmemi engelleyemedi. biraz daha yürüdüm. kendimi müziğe iyice kaptırmıştım ki aniden önüme şu sokaktabilinçlenmece veletlerinden biri atladı. "sigara vücudunuza ne yapar biliyor musunuz?" dedi, kaşları çatık. Oldukça sinir bozucu bir çokbilir ifadesi vardı. emin olamayarak ellerime baktım. sonra cebimi yokladım hafiften. görünürde sigara denen şey yoktu. neden böyle bir soruyu bana yönelttiğini merak ettim. kokumda mı bir şeyler vardı? "Eeet" dedim, "hidrokarbonların kısmi yanmasıyla ortaya çıkan free radikaller ve electrophilic karbon yan ürünleri - tabi bunlar çekirdek çeperinden kolayca içeri diffuse olabiliyorlar- genetik mutasyona sebep olup beni bir orangutana falan dönüştürebilir. tabii daha önce kısmi bir ölümcül hastalıktan ölmezsem.", yüzüme sahte bir gülümseme oturttum. "bu nedenle işine bak ve beni rahat bırak". bunları sessiz bir şekilde kafamın içinde söyleyerek gülümsemeye devam ettim. velet başını hafifçe kaşıyarak uzaklaştı. 

20101023

koğkunç

insan ders çalışırken belirli bir evrim sürecine giriyor sanki. misal ben o süreçte oldukça korkunç bir gulyabaniye dönüştüğümü itiraf edebilirim. deli-manyak bir surat ifadesiyle bir yandan not alıp bir yandan mümkün olduğu kadar hızlıca ultraküçük ve bitmekbilmeyen yazıları anlamaya çalışmak tam bir işkence. ingilizce okumanın berbat bir yanı da bu zaten. "önce anlamak sonra öğrenmek". böylece sonuç pek de iç açıcı olmuyor. henüz aynaya baktım ve ciddi anlamda bana "Shining" i andıran bir surat ifadesiyle karşılaştım. kendimden korktum resmen. kendim ya! aynadaki halim bildiğiniz sitem etti bian bana.

- benden? beni mi? beni beni, bihterini..

20101019

barnız

Benim odamda boş bir bardak bulunur her zaman. genellikle mavi, 'mutlu güneş' desenli kupa-bardak. bugün odamda öylece boş duran bardak beni çok rahatsız etti. alıp mutfağa götürdüm onu. ilk kez annem veya babam değil, ben götürdüm. önce çalkalayıp tezgaha koymak istedim. sonra vazgeçtim, makineye koydum. diğer bardakların yanında daha mutlu göründü gözüme. daha az yalnız. odama geri döndüm. kapıda öylece durdum bi an. içimi bi hüzün kapladı. boş odaya bakındım. bu sefer ben yalnızdım.

yalbardak, yaloda, yalkız.

20101018

cismiyet

Bazen yağmurun altında benim kadar rahat yürüyebilecek biri olsun istiyorum. böyle dışarı adım atar atmaz yüzünü gökyüzüne kaldırsın ve gülümsesin. yüzündeki minik damlalar onu rahatsız etmesin. dönüp bana bakınca, bi anlık istemsizcekeyifsiz ifademi görsün. sonra da benim neden şemsiye kullanmadığımı anlasın o an. düzsaçlı, beyaz tenli birisi. elleri sıcak.

~ yüzüne baktığımda yanakların değil kirpiklerin gülümsüyor. neden ıslak ki kirpiklerin.

20101015

lullaby

- Kusura bakma içerisi biraz dağınık.
- Sorun değil.

Hızla içeri girer kız. Erkek kapıyı kapatır yavaşça. Dönüp bakar içeriye.. Yüzünde sıcak bir gülümseme, gözleri şöyle bir tarar çevreyi. Sarı ışık altında öyle çok aydınlık olmayan oda, mavi desenli duvar kağıdıyla kaplı. Eşyalar sade. Bir kısmı henüz kutularından çıkmamış. Küçük çerçeveli resimler, karşıda duvar dibine dayanmış düzgünce, yerleştirilmeyi bekliyorlar. Ortada bir sehpa. Sehpanın üzerinde bir şapka. Şapkanın üzerinde yeşil bir elma. Erkek sırıtıyor. Köşede yapay bir ağaç. Yaprakları yok. Ama çıplak dallarına kağıttan kuşlar asılmış. Rengarenk ve parlak. Kırmızı kuşlar.. Odanın sıcak sarı ışığı altında hafifçe parıldıyorlar. Başını uzatıyor yatak odasının kapısından. Demir karyolanın yanındaki komodinin üzerinde bir kitap var. Jane Ey.. Görüntünün yerinde açık mavi elbiseli kız beliriyor. Yüzünde belirsiz bir ifade. Gözleri çok yoğun bakıyor. Ama dudaklarında hiçbir duygu belirtisi yok. Mimikleri donuk. Erkeğe dikilen gözleri sabit. Çok sabit. Sanki hipnoz edilmiş gibi yoğun bakışlar. İşte diyor, burası. Dizlerimi kendime çekip başımı gömmek istemediğim yer. Gülümsüyor. Yalnızken yalnızlık hisstemediğim.. Burası, benim sığınağım. Ve ben seni içeri aldım.

Anlamanı bekliyorum. Anladığını biliyorum. 
Çünkü sen öylesine çocukluk çağında bir gece rüyamda beliren düz saçlı, beyaz tenli adamsın.
Yine yağmurlu bir günde ıslak saçlarını yüzüme sallarken gülücükler saçtın.
Çünkü sen o düz saçlı, beyaz tenli adamsın.
Yine yağmurlu bir günde ıslak kirpiklerinle yüzüme gülücükler saçtın.
Çünkü sen O'sun. Sen kim bilmiyorum.

20101009

eylül-ekim-kasım

Deniz yok bu şehirde. Ama yağmur çok yağar. Denizden çok sevdiğim. Şimdi yine yağmur var dışarıda. Ev soğuk. Sonbaharın en tatlı soğuğu. Soğuk nasıl mı tatlı olur? Sonbahar dedim ya..
Yağmur biraz da eski bir arkadaşıma benziyor benim. Dışarıda ne zaman yakalansam yağmura, bir yere yetişmeye çalışıyor olurum. Aslında bu pek rastlantı sayılmaz. Çünkü ben nedense hep bir yere yetişmeye çalışırım. Her neyse. Ellerimi, yanaklarımı, burnumu rahat bırakmaz gideceğim yere kadar. Şemsiye çok severim ben. Ama taşıyamam; bana ağır gelir. Bir çatı altında dinmesini beklemeyi de sevmem. Çünkü beklerken yapacak bir şey olmadığından gelen geçeni izlersin. Herkes birbirinden memnuniyetsiz bir yüz ifadesiyle koşturur. Yağmuru sevmez hiçbiri. Yağmurda yürümek romantiktir diyenin bile aklında bir şemsiyenin altında sevgiliyle mıncırmak vardır. Her neyse. Eski bir arkadaşım da böyleydi işte. Onu pek seven ben dahil kimseyi memnun edemezdi. O şemsiye taşımayı severdi. Kırmızı şemsiye.
Ne diyordum? Ha, evet yağmur.. Şimdi yine yağmur var dışarıda. Ev soğuk. Dedemle televizyon başındayız. Televizyondaki dedem genç, yirmili yaşlarda. Çekilen film ise otuzlu yıllardan kalma. Sanırım son gösteriminden beri bu ilk izleyişi. Gerçekten yakışıklı, keskin yüz hatları olan bir adam var orada. Şimdi o keskin yüz hatları kırışıklarla örtülü. Onu yaşlı dedem olarak değil de, genç, yakışıklı bir adam olarak görmek çok sırdadışı bir durum.
Yağmurlu havada evde olmak güzel. Çünkü yağmurun sesini duyar duymaz istemsiz bir titreme gelip geçer vücudumdan. Soğuğu iliklerimde hissederim. Böylece yatağıma girmek için bir sebebim olur. Yatağa uyumak için girenlerden değilim. Yalnızca yatağa girmeyi seviyorum. İşte bu da bir bahane. Yatağımın tam sağında, pencerenin altında bulunan kalorifere dayarım popomu. Sıcak beni mayıştırır. Başımı kaldırıp cama bakarsam, yağmur damlacıkları meydan okur bana. Hızlıca çeviririm başımı, gömülürüm yorganıma. Yağmurdan çekinirim.
En çok.. en çok da kitabımı.. Dedim ya uyumak için girmem yatağa. Öyle gömülünce "o kitabı" arar gözlerim. Jane Eyre. Kaç defa mı okudum allasen? Bilmiyorum. Kendimi bildim bileli gibi. 

Dedeme kitap okuyacağım şimdi.

20100910

umarluluk

Bu sene doğum günüm yaklaşırken içimi büyük bir sıkıntı kapladı. Yok kim hatırlıcak, yok ne hediye alınacak meselesi değil. Ben barbie bebeklerimle oynamayı bırakalı çok oldu. Ne yazık ki. Onlardan başka büyük bir hevesle bekleyeceğim bir hediye de olmadı şu yaşıma kadar. Bu nedenle de senelerden beri hatırlanması veya hediye alınmasını çok büyük bir mesele etmedim.
Bu sene üstüme koca bir yük binmiş gibi hissettim. Hani sadece bir gün diyor insan. Döngü tamamlanır ve bir yaş daha atlarsın. Soyut bir varsayım yaş olayı. Ama tabii somut bir şeyi ifade ediyor. Benim içinse yirmiyaş artık ciddi sorumluluklar alınması gerektiğini temsil ediyor. Düşünebildiğim ilk andan beri yirmiyaş diyince bunu hissederim. Ama nereden bakarsan bak sorun şu: sorumluluk denen şeyi hissetmiyorum. Zannediyorum ki umarsız bir insan değilim, ödevlerini yerine getiren biriyimdir. Ama bu umarsızlık görüntüsü canımı sıkıyor.

-
Belki de sadece kendimden sorumlu olmamdır mesele.

20100817

istasyon

Koca bir haftadır pijamalarımı hiç çıkarmadan, saçlarımı hiç umursamadan, odamın dağınıklığını hiç dert etmeden, sadece abur cubur ve bilgisayar oyunlarıyla yaşıyorum.
Öylesine mutluluk mu hissettiğim? Zaman mı öldürmek istiyorum? Sevgilimden ayrıldım diye kendimi meşgul mü ediyorum? (sevgilim yok). Yoksa ders-iş meseleleriyle boğuşmadığımdan keyfime mi bakıyorum?

Hayır bilemedin. Hiçbiri. Sadece canım böyle istediği için bir haftadır içimden ne gelirse onu yapıyorum. İçimden vücudumun istediği saatte kalkması, istediği saatte yemek yemesi ve istediği kadar oyun oynaması geçiyor. Açıkçası şuan hissettiklerim sanki sonsuza kadar bu şekilde devam edecekmiş gibi. Ama tabikide bu bir şekilde son bulacak. Ne yazık ki..

Aynaya bakmaktan tırsıyorum şuan. Keşke yağmur yağsa. Pencereler ne kadar kirlenmiş. Bir şeyler mi yesem. Nete girmiyorum ne zamandır da. Aman bir sürü saçma insan. Çoğu hep orada zaten, kazık çakmış resmen msn'e. En iyisi kitap okuyayım. Uf, elimde okunmadık üç kitap var ve üçünü de hiç okuyasım yok. Kitapçıya gidesim yok. Ne zamandır Jane'i almadım elime. Hımm. Hah işte. Bay Rochester'la en sevdiğim diyalog.. Okumak. Okumak. Okumaya devam. Eğlenmek. Pek çok.. Uuhuuu kaç binyüzyıldırokuyorum acaba?

Avuç içim kitabın kapağında gezinirken derin bir nefes alıyorum. Veriyorum. Yüzümdeki gülümseme bir süre kalıyor yanaklarımda. Of fazla tıkıldım eve. Güzel bir duşa girmenin zamanı artık. Japon çiçeği kokulu duş jelimi özlemişim. Duştan çıkıyorum. Saçlarım ne kadar uzamış öyle. Tarıyorum. Acıyor. Dökülüyor. Dökülenlere büyük bir hüzünle bakıyorum. Kıyamıyorum.. Kurutuyorum. Giyiniyorum. Gözüm sırt çantama kayıyor. İçine birkaç kıyafet.. Birkaç kişisel eşya atıyorum. Çıkmadan mutfağa uğruyorum. Çıkarken aklımdan geçiyor; döndüğümde son quest'i de tamamlayıp oyun kariyerimi zirvede bırakacağım. Bir "gelip geçici takıntı"m daha son bulacak.

Apartmandan çıkar çıkmaz bir haftalık izole yaşantım oldukça uzak geliyor. Yere sağlam bastığım ayaklarım.. Kaldırımın sertliği.. Havanın yumuşaklığı.. Kol saatim beni şaşırtarak saatin altı buçuk olduğunu söylüyor. Dans eder gibiyim. Kendimi inanılmaz hafif hissediyorum. Rengarenk evlerin yanından geçerken rüzgar saçlarımı uçuruyor geriye. Öne çıkan yüzüm gülümsüyor yine. Adımlarım uyumsuz bir ritim tutturuyor.
Canım tren yolculuğu istiyor..

20100801

kap(ü)şon

"Hey Sarp! Kapşonun içeride kalmış." Arkamı dönüp gülümseyerek aldım ve teşekkür ettim. Kapşon, tabii ya..

Yine güneşli bir gün. Günler gittikçe ısınmaya başlıyor. Yazık ki kış yine bitti ve ben bu sabah, beni şişman gösterdiği halde çok sevdiğim mavi montumu dolapta bırakmak zorundaydım. Neyse ki bugün erken bitti ve eve yollanıyorum. Tek yapmak istediğim şey bir an önce evime, koltuğuma koşup kendimi film keyfine bırakmak. Tabi şu güneşe maruz kalmak oldukça can sıkıcı. Ama yapacak bir şey yok. Betim de eve varmıştır zaten. Pf. Yaklaşık bir buçuk saat önce konuştuğumuzda sesi biraz sıkıntılı gibiydi. Son zamanlarda hep o aynı ton. Ne zamandır bu kadar mutsuz? Sanırım bu durumu ciddi anlamda konuşmanın vakti geldi, geçiyor. Neden henüz açmadım ki konuyu? Acaba sandığım kadar
umursamadığımdan mı. Bu bir soru değil.. mi? Yolun karşısındaki bayana soracak olursak, onun bir süredir umursadığı tek şey ellerini sıkıca tutan küçük parmaklar gibi gözüküyor. O bakışlar.. Özveri, feda, sevgi.. Kucak dolusu, gök dolusu. Onun "bay sıkı parmaklar"a baktığı gibi bir bakışla hiç karşılaşmadı benim gözlerim. Ama bundan şikayetçi değilim. Ne de olsa ben "bay sıkı parmaklar" kadar bağlı olmadım kimseye. Ya da muhtaç mı demeliyim?
Ya da eve gitmeden biraz çikolata ve cips mi almalıyım?

Daireme çıkmak için oldukça merdiven katetmem gerekiyor ama bir süredir bu durumdan şikayetçi değilim. Spora tekrar düzenli başlayalı en azından. Yine bir şeyler çıkacak ve düzenim bozulcak diye çok tırsıyorum. Bir kez bıraktım mı alışmak çok zor oluyor. Neyse ki sigara içmiyorum.
Nerede bu anahtarlar şimdi? Hah buldum bile. Betim yine can sıkıntısından çantamı düzenleme ihtiyacı hissetmiş belli ki. Sanırım bir şekilde bunun konusunu da açmalıyım. Şuan şaşırdığım şey bir öncekine nazaran bu konunun beni gerçekten heyecanlandırması. Evet sanırım konuşmamız gereken çok ilginç şeyler var. Ona soracak olursak can sıkıcı veya acımasız diyebilir tabii.

Her neyse bir an önce söyleyim de bitsin.


Birkaç adım atar atmaz varlığını hissettim içeride. Büyük ihtimal her zamanki köşesinde oturuyor ve elinde koca bir kupada nescafe yudumluyor. Klasik. Kremalı, şekersiz. İçimden direk hemen "Betim, ben.." diye konuya girmek geçiyor olsa da kendimi dizginleyip klasik cümlelerle onu hazırlamaya kararlıyım. Evet, her planı kağıda dökebilirsin, ama uygulamak asıl mesele. Derken benim koltuğumda olanları görmek aniden gerçek bir şoka girmeme neden oldu. Betim ve onunla mutlu (!) dakikalar yaşayan sevgili eski karşı komşum gürültülü adımlarımı pek farketmiş gözükmüyorlardı.
Açıkçası sevgilisini bu halde görüp dudaklarından pis bir gülümseme geçtikten sonra sakince kovalayan tek insan benmişim gibi hissediyorum. Ama gerçekten sadece içimden geleni yaptım. Ne ihanet duygusu ne de yıkılmışlık. Günlerdir balkonda unuttuğum ve bu durumdan ötürü bana kendimi sorumsuz hissettiren çöpü çıkardığı için sevgili eski komşumu akşam yemeğine davet etmek hissiyle boğuşuyorum. Evet, bu biraz garip olurdu. Tüy kadar hafif deyimini kullanmak istiyorum. Fakat kullanamam. Çünkü ciddi anlamda kilo vermem lazm.
Bu arada neden bana sıcak bastı bu kadar? Tabii ya, kapşon..



***


Of, fazla aydınlık! Neresi burası? Ah! Uçuyorum?! Başımı eğip bakınca koca şehir ne kadar da küçük gözüküyor. Sanırım sağa sapıcam. Mmm deniz kokusu. Ve misk? Nereden geldi bu şimd-

Ve çıplağım! Harika! Neyse ki yalnızım. Saçma fantezilerim beni tekrar ele geçirmiş gibi gözüküyor. Ama itiraf etmeliyim ki böyle yolculuk etmek hiç de fena değil. Tatlı rüzgarı her hücremde hissetmek.. Uf, tabi bu kadar aydınlık olmasa her şey daha güzel olabilirdi. Peki ya bacaklarımda hissettiğim şey de ne? Yumuşak. Tüy gibi.. Tüy?!

"Çağla.. Çağla?"

"Kim bu seslenen şimdi.." Sanırım rüyanın bu noktada bitmesi iyi oldu. "Nen var kuzum? Eve git istersen, bugün çok yorgun görünüyorsun." Sevgili Elçin abla her zamanki anlayışlı ifadesiyle beni kanatları altına çekmeye kararlı gözüküyor. Ona birçok konuda oldukça minnettarım.

Başımı kaldırıp yüzüne baktım.
Endişeli gibiydi. "Evet, evet. Zaten mesai bitimine az kaldı, hadi." Aslında çok haklı. Henüz bir-iki gün önce biten taşınma serüveni beni son derece yıpratmış bulunmakta. Kendime gelmem için belli ki birkaç gün gerekiyor. "Peki Elçin abla.. Sana karşı direnmek gibi bir şansım yok ne de olsa." Çantamı alıp kapıya yollandım. Kapıyı açtım ve bir adım attım. İşte o an erken çıkıyor olmanın verdiği keyfi hissettim. Hayır bunun nedeni gittikçe daha da ısınan tatlı bahar havası değil. Tek istediğim eve kadar yürüyüş yapıp kendimi aburcuburlara ve film keyfine bırakmak.

Kütüphanede çalışıyor olmaktan çok keyif alıyorum. Pek fazla koşuşturmaca yok. Eğer düzenlenecek şeyler varsa da şikayet etmem çünkü gerçekten zevk alıyorum. Bütün gün en sevdiğim kokuyla iç içeyim. Kitap kokusu.

Apartmana girerken tüy gibi hafif hissediyordum. Öyle ki adımlarımı birkaç dans figürüne uydurarak ilerledim. O sırada "bay karşı komşu" yu farkederek yerimden sıçradım. Her an nasıl bu kadar sakin ve rahat olmayı beceriyor? Hiçbir derdi yok gibi değil, hayır. Ufak tefek sıkıntıları var ama bir şekilde üstesinden geliyordur. Evet, işte bu. Emin olmak. Özgüven.. Çenesine kadar inen favorileri ona daha olgun bir hava katıyor aslında, hakkını yememek lazım. Ne diyorum ben? Bunca şeyi birkaç gündür yaptığım gözlemler sonucu mu edindim? Ne yani, şimdi de paranoya gibi bir şey- herneyse.
Posta kutuma yöneldim ve oyalanma moduna geçtim. Neyse ki beni farkederek hafifçe gülümsedi ve daha sonra yüzündeki sıkıntılı ifadeyle merdivenlere yöneldi. Bugün biraz bezgin görünüyordu. Neden acaba?

Of! Yine faturalar, faturalar. Nee!?! Bunca masraf.. Belki de film keyfimi daha aza indirgemeliyim. Kapının kapanma sesini duyunca rahatladım ve merdivenlere yöneldim. Tam daireme ulaşmışken "bay karşı komşu" nun kapısı açıldı. İki kişi evden sessizce çıktı. Açıkçası buna pek anlam veremedim ama ne de olsa beni ilgilendirmez öyle değil mi?

O sırada askıda asılı olan lila rengi kapşonumu farkettim. Of! Bir hafta önce sezon sonu indiriminden almış olmama rağmen hiç giyecek fırsatım olmadı. Bu çok sinir bozucu. Her neyse. Aburcubur poşetleriyle mutfağa koşturmak için yanıp tutuşuyorum. Wuhuuu!

20100725

helim

Hafif bir şeyler mırıldanıyor. Boğazından gelen ses yükselip alçalıyor. Yükselmek. En yüksek. Sonra alçalmak.. İşte tam o kırılma- o dönüm noktasında insanın yüreğine dokunacak dönüşler yapıyor. Bir süre.. Bir süre dinlemelisin. Ve işte. Burnuna taze kahve kokusu gelmedi mi senin de?
Gözleri feci bir korkuyla büyüyen çocuk annesini
arıyor.
Güneşe karşı göz kapaklarını izleyen kızın nefesi kesiliyor.
Mor dağlar gümüş otlarla kaplı, rüzgar dilediğince esemiyor, titretemiyor.
Sen. Kendini umarsızca alkole vermişken sevgilin geceleyin denizde ahtapotlarla dans ediyor.
Çıplak koşmak sandığın kadar utanç verici değil.
Ama en çok gözlerin.. Güneşe karşı göz kapaklarını izleyen kızdan daha fazla nefes kesiyor.

Bir fikri öpemezsin. O'nu öpemediğini düşünsene bir de.

20100721

Hey apple!

Elmayla armudu hiç toplayamadınız. Neden? Çünkü yakıştırmadınız birbirine, aynılaştıramadınız. Ne görüntü ne tat ne fıs püsür olarak benzeştirebildiniz. Birbiriyle alakasız terimleri temsil ettirdiniz. Ama sizde değil suç. Yanlış anlamayınız. Bizzat armutta.
Daha armut olmayı seçtiğinde kendi kaşınmıştı değil mi, sevgili Elma?

"..Sen çırılçıplak elma yiyorsun
Denizin ortasına kadar elma yiyorsun
Yüreğimin ortasına kadar elma yiyorsun
Bir yanda esaslı kederler içinde gençliğimiz.."

-
bir de seninle hiç tanışmamış olduğumuzu düşünsene.

20100715

bifurcated

Bugün saatlerce sessiz oturduk. Sonra saatlerce hiç susmadık. Sonra tam ikibindokuzyüzyetmişiki saattir popomuzu yerinden hiç kıpırdatmadığımızı farkettik. Gecenin 3:09 unda kağıt helva arası dondurma yemeye karar verdik. Döndüğümüzde evimizin yerinde koskoca bir dolap vardı. O kadar koskocaydı ki, O kapaklarını açarken üç parmağını kırdı. Zaten altı parmaklıydı elleri. İçeri girdiğimizde Charlie'nin çukulata fabrikasından daha az güzel bir fabrikadaydık. Fabrikanın sahibi bize bir teklifte bulundu; tonlarca çukulata yiyebilirsek fabrikayı bize verecekti. Tonlarca çukulata yedik ama fabrikayı istemedik. Onun yerine Ona çukulatadan onuncu bir parmak istedik. İstediğimiz oldu. O artık yedikçe bitmeyen, istemedikçe erimeyen, çok leziz görünümlü bir parmağa sahipti. Mutluluktan hoplayıp zıplarken ayağımız kaydı ve çukulata makinesinin içine düştük. Gözlerimizi açınca evdeydik. Yirmisekizbuçuk saattir uyuyormuşuz meğersem! Ama neredeyse kırksekizbuçuk saattir uyumamışız gibi yorgunduk. Buna rağmen tekrar uyumadık. Neden uyuyacaktık ki zaten?

- canım çok sıkılınca seslisözlükün isteklerbutonuna basıyorum, bir anda keyfim yerine geliyor.

20100711

güvenus

Eylül ayının ortalarıydı. Henüz sararmamamış yapraklar gökyüzünün gri tonuyla tezat oluşturuyordu. O, topuklularıyla hafif sesler çıkararak yürürken aniden sert bir rüzgar başladı. İklim o kadar dengesizleşmişti ki bir gün önce dışarıda titreyerek geçirdiği anlar ona o sabah yağmurluk giymeyi hatırlatmıştı. Ensesindeki tüyler dikleşince ellerini yağmurluğunun yakasına uzatarak yukarı kıvırdı ve omuzlarını büzdü. Gözleri kısıldı ve yanakları şişti puflarken. İnsanların "minik bayan" bakışlarını üstünde hissediyordu yine. Hayır bu güvensizlik değildi. Minyon bir kız olmuştu hep. Üniversiteden mezun oluncaya kadar onu önce orta okul sonra lise öğrencisi sanmaya devam etti insanlar. Hoş şimdi de üniversiteye yeni başladığını düşünüyorlardı. Yirmi beş yaş. Kendini çok da olgun hissettiği söylenemezdi. Görünüşü ve hissettikleri pek de tezat oluşturmuyordu yani.

Bir hafta boyunca evde "sulugöz, muslukburun" ikilemesiyle cebelleşmişti. Gri hırkasını ve pembe, ayıcıklı pijama takımını üstünden çıkarmamıştı. Güven in taze sıkılmış portakal suları ve çeşitli leziz çorbalarıyla vitamin dolu bir haftayı iyileşerek sonlandırmıştı. Güven i seviyordu. Onun varlığı midesinde garip hislere ve yanak kaslarında ağrılara sebep oluyordu. Normalde çok nadir iştahı olduğundan o yemek yerken insanların iştahı kaçardı. Yavaş ve düşünür gibi yerdi. Yerken yüzünde meraklı bir ifade olurdu. Sanki ilk kaşık onu yeterince tatmin etmemiş, kaşıkladıkça daha farklı bir tat iştahını açacak gibi umutlu. Ama Güven in çorbaları resmen lezzet abidesiydi. Güven onun iştahlı hallerine hep gülümseyerek karşılık vermiş, sabrından bir damla eksilme olmamıştı. Minik hastası o ne derse itaat ediyor, gün geçtikçe iyileşiyordu.
Son bir-iki yıldır evden uzak olduğu için farklı bir insan olacağını, olgunlaşacağını düşünüyordu. Başlarda çok zor olmuştu. Biricik annesinden bir gün uzak kalamazken iki yıl, hele de yurt dışında ne yaparım diye az düşünmemişti. Ama eğitim meselesi olduğu için yapacak bir şey yoktu. Günlerce az gözyaşı dökmedi. Güven le de yine bu günlerden birinde tanıştılar.

Hiç bilmediği ve özüne yabancı olan bir şehirde, genelde öğrencilerin yaşadığı bir muhitte küçük bir ev tutmuş, düzenini oturtmaya çalışıyordu. Bir yandan derslere gidiyor, bir yandan ağlıyor ama en çok da kütüphanenin kapısını aşındırıyordu. Evi bir öğrenciye özgü sadelikte ama havası sıcaktı. Buna rağmen uğramak bile istemiyordu. Derin sessizlik onu boğuyordu. Ailesiyle yaşadığı ev çok kalabalık ve semtin tam göbeğinde olduğundan gürültüye alışkındı. Sessizliğe yabancıydı. Kütüphanenin o kalabalık sessizliğini tercih ediyordu bu yüzden.


Bir gün yine mola verip lobiye inmiş kahve içiyordu. Odtü'nün öğrencilere aşıladığı ders alışkanlıkları bir: kahve iç, finale kasabil. Tabi bu alışkanlık final zamanını aşıp genele yayılırdı. Ama iki bardaktan da fazlasını içemezdi o. İçeceklere karşı alerjik bir bünyeydi. Kahvesini yudumlarken gelen geçen öğrencilere, yüzlerine, mimiklerine, birbirleriyle ilişkilerine dalmıştı. Burada herkesin çevresine ördüğü bir duvar var, diye düşündü.
Ne kadar samimi olurlarsa olsunlar bakışlarında beklediği sıcaklığı yakalayamıyordu kimsede. Yutkundu. Boğazında ani bir acı. Alt dudağını ısırdı. Dudakları, gözlerinde biriken yaşlardan hemen önce büzüldü. Henüz akmayan burnuna dokundu elinin tersiyle. Sonra da gözlerindeki yaşlara müdahale etti. Daha acı bir kahveye ihtiyaç duyduğunu hissetti. Elindeki şerbet imsalini çöp kovasına salladı.

Kahve makinasının önünde şaşırtıcı bir şekilde sıra yoktu. Elini cebine attı. Bozuk paraları sayarken, çeyrekliğin üstüne düşen bir damla yaşı farkedene kadar zırıltısının geçtiğini sanıyordu. Elinin tersi görevini yaptıktan sonra bozuklukları makineye yerleştirmeye başladı. Düğmeye bastı ve kahvesini bekledi. Fakat sıvının içine dolması gereken bardak ortalıkta yoktu. Kahve süzgece aktı öylece. Makine öttü, kahveniz hazır. Öylece bakakaldı. Bir kez daha denedi. Fakat hazır olan kahve ortalıkta yine yoktu. Sinirden mora falan dönmüş olmalıydı. Neyse ki zırıltısı geçmişti. Makineye dik dik baktıktan sonra arkasında bir kişinin beklediğini hissederek pes etti. Sıradan çekildi ve makinenin yanında bozukluklarını saymaya başladı. Belki çikolatalı süte yetecek kadar kalmıştı. O sırada makine öttü, kahveniz hazır. Gayrı ihtiyari arkasına döndü ve gözleri faltaşı gibi açıldı. Çocuğun elinde ekstra plastik bardağıyla boy gösteren acı kahve ona pis pis sırıtıyordu. Bu kadarı da fazlaydı artık! Gözlerinde biriken yaşlar yanaklarına dökülürken bu sefer çocuğun gözleri şaşkınlıkla açıldı. Sanki önceden hazırmışçasına elini cebine atarak bir mendil çıkardı ve ona uzattı. Başını kaldırıp çocuğun yüzüne bakarken kendini üzüntüyle karışık yerin dibinde hissediyordu. Bir mendile bir çocuğa baktı. Çocuk gülümsedi. Sanırım başka biri olsa mendili almadan teşekkür eder ve oradan uzaklaşırdı. Ama veledin gülümsemesi içindeki acıyı rahatlatmıştı ve mendili uzatan eli onu yerin dibinden çıkarmak ister gibiydi. Teşekkür ederek aldı mendili ve gözlerini hafifçe kuruladı. Çocuk memnun gibiydi. O ise şaşkındı. İyi misin? dedi. Şaşırdı. Neden yakın hissettiğini şimdi anlamıştı. Çocuk türkçe konuşuyordu. Teşekkür ederim, dedi. Daha iyiyim. Gülümsedi. Çocuğun gülümsemesi daha da yayıldı yüzüne. Bu sefer kahvesini teklif etti. O gülerek reddetti ve ardından makineden alınan diğer bir kahve ikramını kabul etti. Adı Güven di. Güven ismini pek sevmezdi. Lobide ne kadar konuştuklarını da hatırlamıyordu ve hiçbir zaman da hatırlamayacaktı. Ama Güven onun için eski ve ucuz bir lambadan çıkan çok tatlı bir cindi o anda. Sonra üç dileğini kabul etti, hatta daha da fazlasını sundu. Yaşadığı yeri katlanılır kıldı. Özlemlerini unutturdu. Son olarak hep ihtiyaç duyduğu omuzdan fazlası oldu.
Neredeyse iki sene olacaktı. Eve dönüş yaklaştıkça korkar olmuştu. Acaba Güven de orada bir omuza veya ev gibi hissettirecek birine ihtiyaç duyduğu için mi onunlaydı. Bunca zaman sonra endişeleri gelip geç(m)iyordu hala. Yakalarını daha da çekiştirdi. Bu sefer onu titreten sadece soğuk değildi.

Eve girer girmez genel alışkanlıkla anahtarı hemen kilide taktı içeriden. Güvenin evde olacağını biliyordu. Yağmurluğunu elinden geldiğince yavaş sıyırdı omuzlarından. Gözleri kapı eşiğinde duran kırmızı şemsiyeye takıldı. Güven almıştı bunu. Onu birkaç kez sırılsıklam yakaladıktan sonra eline şirin bir pakette tutuşturuvermişti. Şemsiye kullanmayı sevmediğini biliyordu. Nedeni her şemsiyenin oldukça ağır olması ve taşıyamamasıydı. Pakedi açıp eline aldığında hafifliği onu şaşırtmıştı. Ama oldukça memnun olmuştu çünkü hep yağmura yakalanıyordu. Şemsiye kullanmama nedenini Güven in kendi kendine anlayıp anlamadığını bilmiyordu ama çok mutlu olmuştu. Onu öpücük yağmuruna tutarken Güven in aklından her gün bir şemsiye almak gibi çılgın bir fikir gelip geçmişti o an.

İçeri sessiz adımlarla ilerledi. Güven koltukta uyuyordu. Eskiden annesine uyurken yaptığı gibi gidip koltuğun yanına yere oturdu. Yüzünü ona yaklaştırıp bekledi. Güven yavaşça burnunu onun burnuna yaklaştırdı ve dokundu. Hafifçe hareket ettirdikten sonra gözlerini açtı. Bir süre bakıştılar. Aptallıklarına güldüler. Güven hafifçe doğrularak onu kollarının arasına çekti. Tek bir hamlede yapabileceği kadar hafifti ne de olsa. Güven in kollarına yumulurken minik bir çocuktan farksızdı. Boğazında, tanıştıkları gün Güven le karşılaşmadan önce hissettiği acıyı hissetti. Onu kaybetmek istemiyordu. Gitmesini istemiyordu. O daha fazla özgüven dilerken Güven hafifçe azarlar bir sesle konuşunca irkildi.
"Ellerin, yanakların buz gibi. Daha yeni iyileştin ama yine düttürü leyla gibi çıkmışsın dışarı." Kıkırdadı. Bu deyim Güven in ağzına yakışmıyordu. Ama onun yüzünden yapışmıştı diline. Annesi takmıştı onun diline de. Annesi.. Güven e emanet etmişti onu. Güven bu durumdan memnundu. Ama.. Neyse. O an umursamamayı tercih etti. Isınmak için daha da gömüldü kollarına. Mümkün olduğunca duracaktı öyle. Öylece.

- insanın midesi bazen özgüvensizlikten kıvranır.

20100705

iğde

Bugün üç güzel şey, bir de güzel olamayan şey oldu. Uzun zamandır hissedemediğim yakınlığı hissettim biriyle. Çok ama çok mutlu oldum. Sonra beni ne kadar sevdiğinin ve korumak istediğinin göstergesi olan bir şey verdi bana biri. Belki küçüktü ama önemliydi. Uzun zamandır dinlemek istediğim bir enstrumanı çaldı bana biri. Fakat bunca güzel şeyin üstüne, bundan neredeyse tam bir ay önce başıma gelen bir rezillik tekerrür etti. Yine o çok sevdiğim yağmur beni eritti. Ciddi anlamda. Ama aslında o değil üzüldüğüm şey. Bitanecik annem de yakalandı benimle. Umarım hasta olmaz. O hasta olunca ben çok fena oluyorum. Çok endişeliyim şimdi de.

Ben bugün çok mutlu oldum. Ama çok uzun sürmedi işte.

20100702

limonata

Çoğu günü ziyan olmuş ve olacak hayatlar yaşıyoruz. İnsan hayatı, iş hayatı, okul hayatı.. Herkesin "kurulu" bir "düzen"i var. Herkesin bir amacı. Çoğumuzun amacı "seçilmiş", bazılarımız da "seçmiş" gibi görünse de aslında seçmeye itilmişiz. Kurulu düzen. Hmm. Şöyle bir bakınca, ne kurması ne de düzeni bir değer ifade ediyor. Etmiyor çünkü kurmak için harcanan emeklerimize bakılsa, geçen onca yılda çekilen sıkıntı ve zahmetlere maruz bırakılmışız, zorunlu kılınmışız. İstemediğimiz çok şeyi yapmış, istediğimiz çok şeyi yapamamışız. İhtiyaçlarımız, isteklerimiz, duygularımız, dileklerimiz önemsiz kılınmış. Gereksiz. Günah. Hor. Utanç. Kınama. Öfke. Engel. Baskı. Dışlama. Önce çevremize sonra kendimize saygımızı yitirmişiz böylelikle. Kurulu düzene uymak için çabalarken birbirimizi ezmişiz, eziyormuşuz, ezecekmişiz.
Yanlış zamanda, yanlış yerdeyim diye yakınıyorum bende böyle düşünmeye başlayınca. İstiyorum ki bugs bunny, tazmanya canavarından kaçarken saklandığı o yemyeşil kocaman ormanın bir köşesinde oturayım hep. Ya da Emre'nin yaptığı mor dağlı, turuncu güneşli resmin içinde gezineyim. Ya da ya da Spirited Away'i gom playerda açar açmaz ekranın içine girim, denizin üstünde çufçuflayan o hıphızlı trenin içine oturim ve pencereden o büyülü ülkeyi izliyim. Oralarda birine zarar verecek olsam, her şey tatlıya bağlanana kadar bitmez maceram. Macera olmasa da burası kadar tekdüze ve acımasız olamaz. Bu kadar gri, bu kadar ıssız. Onca kalabalığın içinde bulandığı kadar bulanmaz midem oralarda.
En çok da Emre'yi alıp götürmek istiyorum. Onun o kendine has masumluğunu, saflığını korumak, hiç zarar görmeyeceği biyere koymak. Bir fanus olsa mesela. Zaman durmuş olsa o fanusta ve o hep şimdiki kadar tasasız ve huzurlu olsa içinde. Olsa olsa.. Keşkeler filanlar.
Hayat bir bardak limonata aslında. Böyle sana verilen limonları yapabileceğin tek şey sıkmak ve seyreltip biraz da şeker katmak. Seyreltmeden içemezsin onu. Tabi az da olsa şekere de ihtiyaç var. Eğer güzel yapabilirsen içtikten sonra rahatlar, serinlersin. Ama her türlü içini de gıcıklatır biraz o ekşi tadıyla. Limonata güzeldir. Hayat da güzel.

- İyimser "Bardağın yarısı dolu" derken, kötümser "Bardağın yarısı boş" der imiş. Ben diyorum ki: Bardak gereğinden 2 kat büyük. Nedir bu şimdi?

20100701

domino's

Az önce telefondan siparişi alan veletle çok eğlendik. Bikaç dakika daha konuşsak kanki olucaktık herhalde. Güya bana özel indirim yaptı bir de. Teşekkür ettim kendisine. Şimdi kurye veletle de kanki olursak artık part-time filan çalışmaya başlıcam yeminnen. Evde balık gibi oturucama gider hem para kazanır hem eğlenirim yani. Yaz okulunda çürümek yerine özellikle. Ay uff çok da acıktım ha gelse bari artık. Ne?! Kapı çalıyo yihuu!

- "hiç tanımadığın bir insanla sohbet ettikten sonra onu bir daha görmemek" i seviyorum.

20100625

all you need is ..?

İnsanlar bazen çok bunalır. Genelde rahat çok batar. Her şey normal seyrindeyken kendilerine sıkıntı yaratırlar. Aşık olurlar mesela. Aşık olmak sıkıntıdır demiyorum tabi ille de. Ama durumun nasıl olduğu hiç farketmez. Birden kendini bir kapının kolunu sıkıca kavramış bir şekilde bulursun. "Aşık mısınız?" yazar kapının üstünde. Kapının kolu çevrilir, açılır. Bir tek adım.. ve içerdesin. Odaya şöyle bir göz gezdirmene bile gerek yok. Tek bir kapı daha var. "Şaşkın mod" yazar kapıda. Direk çevrilir kapı kolu. Tek bir adım daha.. Şimdi milyonlarca kapı var karşında.. Seç birini hadi.

Durum bundan sonra yorganın altında dizlerini kendine çekerek büzülmelere, banyoya koşup duşun altında gözyaşı dökmelere, pijamalarını bir hafta çıkarmadan dolaşmalara varır. Kahveler, aburcuburlar, cipsler, çikolatalar bittikçe yerlerini daha fazlası alır. (cdyi ters yöne çevirme vıcırtısı efekti). Yeter. Yapmayın. Biraz rahat olun. Şöyle bir silkelenip bakın kendinize. Ben ne haldeyim? Sonra biraz çabalayın o halden çıkmak için. Bir düşünün. Çevrenizde sürekli somurtarak iç çeken bir tip ister misiniz? Karamsar bıdı vıdı. Etmeyin eylemeyin. Bob Marley olun böyle zamanlarda. Saçlar falan demiyorum.

- Mutlu olmak için aşık olun, sizi mutlu edene.

20100617

bıdık.

Beni güldüren veya yakın hissettiren insanlara bıdık diyesim gelir. Derim de.. Gülerek karşılar bıdıklar bu durumu. Şuana kadar rahatsız olana rastlamadım ama olan biri çıkarsa çok üzülücem ve bir daha kimseye bıdık diyemicem. (Kocamaan bir yalağn!) Tabiki de diyicem. Ne bekliyordun ki?

Bir gün dünyanın en bıdık bıdığıyla karşılacağım belki de. Sonra bir bakmışım, asıl o zaman, bir başkasına bıdık diyemiyorum.

- Omzumda ağladığın o an hissettiğim kadar tarifsizce garip hissetmemiştim ben hiç.

20100615

süt

Ben çocukken "Geleceğe Dönüş" filmini her yayınlandığında izledim. Çocukken evet. Çünkü artık yayınlanmıyor. Bu çok acı bir şey. Bir de her gece yatmadan ılık ballı süt içerdim. Annem hazırlar, ben yatağa girer girmez getirirdi. Sütsüz uyuyamazdım. Uyumak istemezdim.

Ben o kadar süt içtim ama çok büyümedim. O yüzden herkes çoğu muhabbette ufaklığıma dil uzatıyor. Ama ben alınmıyorum. Çünkü ufak olmak güzel bir şey. Olmayan bilemez tabii.

20100614

telefon

Beklenmedik zamanlarda gelen telefonlar beni rahatsız ediyor. Birden çınçın çalmaya başlıyor telefon. Israrcı, huysuz.. Heidi eve ilk geldiği zamanlar dedesi nasıldı hatırlıyor musunuz? İzlerken kıza acır, dedesine sinir olurdum. Gerilirdim. Aynı duyguları telefona karşı besliyorum o an. Arayan kim olursa olsun sesi ilk başta tanıyamıyorum çünkü. Çoğu kişi buna alınıyor. Senelerdir aynı şey tekrar ettiği için artık telefon çalar çalmaz gerginleşiyorum.

Ben cep telefonuma şimdiye kadar hiç zil sesi ayarlamadım. Titreşim forever.

20100613

yaşgöz

Geçenlerde çok sevdiğim bir insanla katıla katıla gülerken, birden aklıma onun bir gün gidebileceği geldi. Daha doğrusu eninde sonunda gidecek olması. Bu moralimi o kadar bozdu ki o gün bitene kadar doğru düzgün kendime gelemedim. Sonra "Saçmalama." dedim, "O yanındayken neden böyle rahatsız düşüncelere kapılmaktasın?". Ama elimde değildi. O günü izleyen günlerde fena bir kıskançlık dalgası sardı. "Çok sevilen kişi/ler" diğerleriyle çok fazla zaman geçirmemeliydi. Buna belli bir süre dayanabilen insancıklarım sonunda gelip "Nen var kuzum?" diye sorgulama girişiminde bulundular. Durum bir nebze açıklığa kavuştuğunda, kucaklama ve sevgi dalgalarıyla beraber, benim "7 yaş" hıçkırıklarım, saklandıkları salgı bezlerinden fırtlayan yaşlarla uyum içersinde bir melodi tutturdular. Pek uyumlu sayılmazdı aslında. Herneyse. Can sıkıcı bir vaziyetti. Sonunda kendime gelebilmiş olmama seviniyoru(uz)m.

Kendinizi bana çok sevdirmeyin.

20100609

çikmur

Dün o çok sevdiğim yağmurun altında fena kaldım ve üşüttüm. Cidden fenaydı. Yollar karşıdan karşıya geçmek için ciddi anlamda kulaç kabiliyeti gerektiriyordu. Zaten finaller nedeniyle üşütük olan zihincağızıma bir de bedenim eklendi. Muhteşem. Bu arada mide bulantısı kadar iğrenç bir şey yok. Bir çözüm bulamıyorsun. Durmadan bulanıyor, bulanıyor. Otursan olmaz, yürüsen olmaz. İğrenç. Bu durumuma bir çözüm bulabilene kendi spesyal pastamdan yapıcam söz. Ama yağmur bana bunu yapmıcaktın. Zaten sevdiğim her şeyden bir darbe yiyorum. Misal çikolata. Bana en büyük darbeyi de o attı ki bu konuya şimdi girmek istemiyorum. Zira çok duygulanıyorum, gerçekten.

20100602

türeventegral

Ve yine yeniden sınav öncesi sendromu. Aynı mide spazmı. Ellerin uyuşması, nefes alıp vermede sıklaşmalar filan. Bu sınavlar beni içten içe tüketiyor senelerdir. Çok fena hem de.
Lanet olsun be. Allah bu okulu nasıl biliyorsa öyle yapsın. Belasını filan versin. Ne diye çalıştım ki o kadar? Ne diye? İdealist olmakmış filan. Neyine senin neyine? O kadar uğraştın girdin, ne oldu? Çok mu iyi oldu?

B.k iyi oldu.

öyle

Sokakta yürürken kafamı kaldırıp gökyüzüne bakınca, ilk seferde hep başım döner. Güneşliyken çok kısarım bide gözlerimi. Suratım çok fena buruşur, Freddy gibi olur. Ama o kadar güzel ki hep bakarım ben. Her zaman güzel. Çoğunuz bulutlu, gri gökyüzü sevmez. Kasvetti filan. Ama bence öyleyken de güzel.