20130121

şeftahali.

Şeftali ağaçlarıyla kaplı koskocaman bir bahçeydi. rüzgar esmiyordu. yağmur yağmıyordu. güneş açmamıştı. iki minik çocuğun kıkırdamalarından başka bir ses, onlardan başka bir hareketlilik yoktu. erkek çocuğu, kız çocuğunun elinden çekerek ikisini birden boylu boyunca çimlere yatırdı. kız çocuğunun kabarık etekleri havalandı. minik bir çığlık attı. tekrar kıkırdamaya başladı. ve aniden sustu. erkek çocuğu dikkatle yüzünü izlerken, kız çocuğu yüzünü buruşturdu; "bugün hava hiç de umduğum gibi değil.". erkek çocuğu ciddiyetle yüzüne bakarken "önemli değil." dedi. kız çocuğu aklından, neden hep bu kadar ciddi olmak zorunda, diye geçirirken başını çevirip gökyüzüne baktı. şeftali ağacının yaprakları arasından, uçsuz bucaksız. ve gri. sonra görüntü aniden simsiyah oluverdi. erkek çocuğu boştaki eliyle kızın gözlerini kapatmıştı; "içine çek havayı". kız derin bir nefes alırken şeftali kokusu ciğerlerine doluverdi. dudakları yukarı doğru kıvrıldı. erkek kulağına yaklaştı ve fısıldadı; "şimdi gökyüzüne tekrar bak." ellerini yüzünden çekti. kız gökyüzüne baktı ve dudakları tekrar yukarı doğru kıvrıldı. sonra döndü ve boşta kalan eliyle erkeğin gözünün üstüne düşen bir saç tutamına dokundu. güldü. "artık o kadar da gri değil". ciddileşti, ve boşta olmayan eliyle sıkıca kavradığı erkek çocuğunun elini sıktı. erkek çocuğu ona iyice sokuldu ve burnunu yanağına değdirirken uyuyakaldı. kız çocuğu gökyüzüne bakmaya devam ediyordu. derken yüzünde bir damla nem hissetti. bir damla nem. yağmur.

20130105

ankagriki.

Ankara'da çocuk olmanın hissi, çok farklı bir his. bir istanbullunun bir izmirlinin burun kıvıracağı anılara sahip olmanın hissi. aslında, öyle pek fazla yeşillik bulacağınızı söylesem, dürüst olmamış olurum. fakat parklar var, yeşil. çocuklar parklarda oynar. ya da sokaklarda. gri kaldırımlar. gri bir şehir. sakin. ankara'ya sonbahar öylesine yakışır. saçları pastel tonlarda rengarenk yapraklardan oluşan, sakin ve hüzünlü bir kadın gibi. etekleri gri kaldırımlara, gri binalara bırakmış kendini. fakat ne zaman güneş açsa, yapraklar hafifçe esen rüzgarla hışırdasa, etraf ışıl ışıl olur. hüznün üzerine yeşil bir gülümseme oturur. ağaçlar hiç olmadığı kadar gür ve yeşildir. her mevsim gri ve yeşil, bir döngü şeklinde, öcünü alır birbirinden. sonra kızılayın bitmek bilmeyen kalabalığı. bahçelinin kafeleri. ve milyonlarca semti, hepsi oturmalık, yaşamalık. gezmelik değildir ankara. ankara sadece ankara'ya ait olanların şehridir. burada yaşamış ve büyümüşlerin. benimsemişlerin. bu sakinliğe alışmış ve bir parçası olmuşların. ankara'ya ait olmak, ankaralı olmak anlamına gelmez. ben ankaralı değilim. ama kendimi ankara'ya ait hissediyorum. içimdeki bitmek bilmeyen hüznü tarif etmek istersem eğer, yağmurlu bir günde ankara'da evimde odamdayımdır. sıcak çikolatam, birkaç adet kestane şekerim yanımda. ince bir battaniyeye sarınmışım, saçlarım dağınık toplu, ve yatağımdayım. elimde sevdiğim kitaplardan biri var. sırtımı kalorifere dayamışım. camıma vuran yağmurun pıt pıt sesiyle uyumlu bir şekilde, kelimeleri bir bir okuyorum. ezbere bildiğim satırları tekrar tekrar zihnime kazıyorum. yazarın hisleri bir bir doluyor içime. o an ben, her ne kadar en ideal ortama sahip olsam da, hüzünlüyüm. fakat bu beni mutlu eden bir hüzün. içimi boşaltırmışım gibi. elimdeki kitap bana her ne kadar hüzün verse de seviyorum. ankara'yı da bu yüzden seviyorum. başımı kaldırıp, pencereden dışarı baktığımda la vie en rose eşliğinde yağan yağmurun sesi, müziğe karışarak kulaklarımı dolduruyor. ve ben o kişinin bir yerlerde olduğu hissine kendimi bırakırken, aynı anda kitabıma dönüp zihnimi de kelimelere bırakıyorum.