Eylül ayının ortalarıydı. Henüz sararmamamış yapraklar gökyüzünün gri tonuyla tezat oluşturuyordu. O, topuklularıyla hafif sesler çıkararak yürürken aniden sert bir rüzgar başladı. İklim o kadar dengesizleşmişti ki bir gün önce dışarıda titreyerek geçirdiği anlar ona o sabah yağmurluk giymeyi hatırlatmıştı. Ensesindeki tüyler dikleşince ellerini yağmurluğunun yakasına uzatarak yukarı kıvırdı ve omuzlarını büzdü. Gözleri kısıldı ve yanakları şişti puflarken. İnsanların "minik bayan" bakışlarını üstünde hissediyordu yine. Hayır bu güvensizlik değildi. Minyon bir kız olmuştu hep. Üniversiteden mezun oluncaya kadar onu önce orta okul sonra lise öğrencisi sanmaya devam etti insanlar. Hoş şimdi de üniversiteye yeni başladığını düşünüyorlardı. Yirmi beş yaş. Kendini çok da olgun hissettiği söylenemezdi. Görünüşü ve hissettikleri pek de tezat oluşturmuyordu yani.
Bir hafta boyunca evde "sulugöz, muslukburun" ikilemesiyle cebelleşmişti. Gri hırkasını ve pembe, ayıcıklı pijama takımını üstünden çıkarmamıştı. Güven in taze sıkılmış portakal suları ve çeşitli leziz çorbalarıyla vitamin dolu bir haftayı iyileşerek sonlandırmıştı. Güven i seviyordu. Onun varlığı midesinde garip hislere ve yanak kaslarında ağrılara sebep oluyordu. Normalde çok nadir iştahı olduğundan o yemek yerken insanların iştahı kaçardı. Yavaş ve düşünür gibi yerdi. Yerken yüzünde meraklı bir ifade olurdu. Sanki ilk kaşık onu yeterince tatmin etmemiş, kaşıkladıkça daha farklı bir tat iştahını açacak gibi umutlu. Ama Güven in çorbaları resmen lezzet abidesiydi. Güven onun iştahlı hallerine hep gülümseyerek karşılık vermiş, sabrından bir damla eksilme olmamıştı. Minik hastası o ne derse itaat ediyor, gün geçtikçe iyileşiyordu.
Son bir-iki yıldır evden uzak olduğu için farklı bir insan olacağını, olgunlaşacağını düşünüyordu. Başlarda çok zor olmuştu. Biricik annesinden bir gün uzak kalamazken iki yıl, hele de yurt dışında ne yaparım diye az düşünmemişti. Ama eğitim meselesi olduğu için yapacak bir şey yoktu. Günlerce az gözyaşı dökmedi. Güven le de yine bu günlerden birinde tanıştılar.
Hiç bilmediği ve özüne yabancı olan bir şehirde, genelde öğrencilerin yaşadığı bir muhitte küçük bir ev tutmuş, düzenini oturtmaya çalışıyordu. Bir yandan derslere gidiyor, bir yandan ağlıyor ama en çok da kütüphanenin kapısını aşındırıyordu. Evi bir öğrenciye özgü sadelikte ama havası sıcaktı. Buna rağmen uğramak bile istemiyordu. Derin sessizlik onu boğuyordu. Ailesiyle yaşadığı ev çok kalabalık ve semtin tam göbeğinde olduğundan gürültüye alışkındı. Sessizliğe yabancıydı. Kütüphanenin o kalabalık sessizliğini tercih ediyordu bu yüzden.
Bir gün yine mola verip lobiye inmiş kahve içiyordu. Odtü'nün öğrencilere aşıladığı ders alışkanlıkları bir: kahve iç, finale kasabil. Tabi bu alışkanlık final zamanını aşıp genele yayılırdı. Ama iki bardaktan da fazlasını içemezdi o. İçeceklere karşı alerjik bir bünyeydi. Kahvesini yudumlarken gelen geçen öğrencilere, yüzlerine, mimiklerine, birbirleriyle ilişkilerine dalmıştı. Burada herkesin çevresine ördüğü bir duvar var, diye düşündü. Ne kadar samimi olurlarsa olsunlar bakışlarında beklediği sıcaklığı yakalayamıyordu kimsede. Yutkundu. Boğazında ani bir acı. Alt dudağını ısırdı. Dudakları, gözlerinde biriken yaşlardan hemen önce büzüldü. Henüz akmayan burnuna dokundu elinin tersiyle. Sonra da gözlerindeki yaşlara müdahale etti. Daha acı bir kahveye ihtiyaç duyduğunu hissetti. Elindeki şerbet imsalini çöp kovasına salladı.
Kahve makinasının önünde şaşırtıcı bir şekilde sıra yoktu. Elini cebine attı. Bozuk paraları sayarken, çeyrekliğin üstüne düşen bir damla yaşı farkedene kadar zırıltısının geçtiğini sanıyordu. Elinin tersi görevini yaptıktan sonra bozuklukları makineye yerleştirmeye başladı. Düğmeye bastı ve kahvesini bekledi. Fakat sıvının içine dolması gereken bardak ortalıkta yoktu. Kahve süzgece aktı öylece. Makine öttü, kahveniz hazır. Öylece bakakaldı. Bir kez daha denedi. Fakat hazır olan kahve ortalıkta yine yoktu. Sinirden mora falan dönmüş olmalıydı. Neyse ki zırıltısı geçmişti. Makineye dik dik baktıktan sonra arkasında bir kişinin beklediğini hissederek pes etti. Sıradan çekildi ve makinenin yanında bozukluklarını saymaya başladı. Belki çikolatalı süte yetecek kadar kalmıştı. O sırada makine öttü, kahveniz hazır. Gayrı ihtiyari arkasına döndü ve gözleri faltaşı gibi açıldı. Çocuğun elinde ekstra plastik bardağıyla boy gösteren acı kahve ona pis pis sırıtıyordu. Bu kadarı da fazlaydı artık! Gözlerinde biriken yaşlar yanaklarına dökülürken bu sefer çocuğun gözleri şaşkınlıkla açıldı. Sanki önceden hazırmışçasına elini cebine atarak bir mendil çıkardı ve ona uzattı. Başını kaldırıp çocuğun yüzüne bakarken kendini üzüntüyle karışık yerin dibinde hissediyordu. Bir mendile bir çocuğa baktı. Çocuk gülümsedi. Sanırım başka biri olsa mendili almadan teşekkür eder ve oradan uzaklaşırdı. Ama veledin gülümsemesi içindeki acıyı rahatlatmıştı ve mendili uzatan eli onu yerin dibinden çıkarmak ister gibiydi. Teşekkür ederek aldı mendili ve gözlerini hafifçe kuruladı. Çocuk memnun gibiydi. O ise şaşkındı. İyi misin? dedi. Şaşırdı. Neden yakın hissettiğini şimdi anlamıştı. Çocuk türkçe konuşuyordu. Teşekkür ederim, dedi. Daha iyiyim. Gülümsedi. Çocuğun gülümsemesi daha da yayıldı yüzüne. Bu sefer kahvesini teklif etti. O gülerek reddetti ve ardından makineden alınan diğer bir kahve ikramını kabul etti. Adı Güven di. Güven ismini pek sevmezdi. Lobide ne kadar konuştuklarını da hatırlamıyordu ve hiçbir zaman da hatırlamayacaktı. Ama Güven onun için eski ve ucuz bir lambadan çıkan çok tatlı bir cindi o anda. Sonra üç dileğini kabul etti, hatta daha da fazlasını sundu. Yaşadığı yeri katlanılır kıldı. Özlemlerini unutturdu. Son olarak hep ihtiyaç duyduğu omuzdan fazlası oldu.
Neredeyse iki sene olacaktı. Eve dönüş yaklaştıkça korkar olmuştu. Acaba Güven de orada bir omuza veya ev gibi hissettirecek birine ihtiyaç duyduğu için mi onunlaydı. Bunca zaman sonra endişeleri gelip geç(m)iyordu hala. Yakalarını daha da çekiştirdi. Bu sefer onu titreten sadece soğuk değildi.
Eve girer girmez genel alışkanlıkla anahtarı hemen kilide taktı içeriden. Güvenin evde olacağını biliyordu. Yağmurluğunu elinden geldiğince yavaş sıyırdı omuzlarından. Gözleri kapı eşiğinde duran kırmızı şemsiyeye takıldı. Güven almıştı bunu. Onu birkaç kez sırılsıklam yakaladıktan sonra eline şirin bir pakette tutuşturuvermişti. Şemsiye kullanmayı sevmediğini biliyordu. Nedeni her şemsiyenin oldukça ağır olması ve taşıyamamasıydı. Pakedi açıp eline aldığında hafifliği onu şaşırtmıştı. Ama oldukça memnun olmuştu çünkü hep yağmura yakalanıyordu. Şemsiye kullanmama nedenini Güven in kendi kendine anlayıp anlamadığını bilmiyordu ama çok mutlu olmuştu. Onu öpücük yağmuruna tutarken Güven in aklından her gün bir şemsiye almak gibi çılgın bir fikir gelip geçmişti o an.
İçeri sessiz adımlarla ilerledi. Güven koltukta uyuyordu. Eskiden annesine uyurken yaptığı gibi gidip koltuğun yanına yere oturdu. Yüzünü ona yaklaştırıp bekledi. Güven yavaşça burnunu onun burnuna yaklaştırdı ve dokundu. Hafifçe hareket ettirdikten sonra gözlerini açtı. Bir süre bakıştılar. Aptallıklarına güldüler. Güven hafifçe doğrularak onu kollarının arasına çekti. Tek bir hamlede yapabileceği kadar hafifti ne de olsa. Güven in kollarına yumulurken minik bir çocuktan farksızdı. Boğazında, tanıştıkları gün Güven le karşılaşmadan önce hissettiği acıyı hissetti. Onu kaybetmek istemiyordu. Gitmesini istemiyordu. O daha fazla özgüven dilerken Güven hafifçe azarlar bir sesle konuşunca irkildi.
"Ellerin, yanakların buz gibi. Daha yeni iyileştin ama yine düttürü leyla gibi çıkmışsın dışarı." Kıkırdadı. Bu deyim Güven in ağzına yakışmıyordu. Ama onun yüzünden yapışmıştı diline. Annesi takmıştı onun diline de. Annesi.. Güven e emanet etmişti onu. Güven bu durumdan memnundu. Ama.. Neyse. O an umursamamayı tercih etti. Isınmak için daha da gömüldü kollarına. Mümkün olduğunca duracaktı öyle. Öylece.
- insanın midesi bazen özgüvensizlikten kıvranır.
Bir hafta boyunca evde "sulugöz, muslukburun" ikilemesiyle cebelleşmişti. Gri hırkasını ve pembe, ayıcıklı pijama takımını üstünden çıkarmamıştı. Güven in taze sıkılmış portakal suları ve çeşitli leziz çorbalarıyla vitamin dolu bir haftayı iyileşerek sonlandırmıştı. Güven i seviyordu. Onun varlığı midesinde garip hislere ve yanak kaslarında ağrılara sebep oluyordu. Normalde çok nadir iştahı olduğundan o yemek yerken insanların iştahı kaçardı. Yavaş ve düşünür gibi yerdi. Yerken yüzünde meraklı bir ifade olurdu. Sanki ilk kaşık onu yeterince tatmin etmemiş, kaşıkladıkça daha farklı bir tat iştahını açacak gibi umutlu. Ama Güven in çorbaları resmen lezzet abidesiydi. Güven onun iştahlı hallerine hep gülümseyerek karşılık vermiş, sabrından bir damla eksilme olmamıştı. Minik hastası o ne derse itaat ediyor, gün geçtikçe iyileşiyordu.
Son bir-iki yıldır evden uzak olduğu için farklı bir insan olacağını, olgunlaşacağını düşünüyordu. Başlarda çok zor olmuştu. Biricik annesinden bir gün uzak kalamazken iki yıl, hele de yurt dışında ne yaparım diye az düşünmemişti. Ama eğitim meselesi olduğu için yapacak bir şey yoktu. Günlerce az gözyaşı dökmedi. Güven le de yine bu günlerden birinde tanıştılar.
Hiç bilmediği ve özüne yabancı olan bir şehirde, genelde öğrencilerin yaşadığı bir muhitte küçük bir ev tutmuş, düzenini oturtmaya çalışıyordu. Bir yandan derslere gidiyor, bir yandan ağlıyor ama en çok da kütüphanenin kapısını aşındırıyordu. Evi bir öğrenciye özgü sadelikte ama havası sıcaktı. Buna rağmen uğramak bile istemiyordu. Derin sessizlik onu boğuyordu. Ailesiyle yaşadığı ev çok kalabalık ve semtin tam göbeğinde olduğundan gürültüye alışkındı. Sessizliğe yabancıydı. Kütüphanenin o kalabalık sessizliğini tercih ediyordu bu yüzden.
Bir gün yine mola verip lobiye inmiş kahve içiyordu. Odtü'nün öğrencilere aşıladığı ders alışkanlıkları bir: kahve iç, finale kasabil. Tabi bu alışkanlık final zamanını aşıp genele yayılırdı. Ama iki bardaktan da fazlasını içemezdi o. İçeceklere karşı alerjik bir bünyeydi. Kahvesini yudumlarken gelen geçen öğrencilere, yüzlerine, mimiklerine, birbirleriyle ilişkilerine dalmıştı. Burada herkesin çevresine ördüğü bir duvar var, diye düşündü. Ne kadar samimi olurlarsa olsunlar bakışlarında beklediği sıcaklığı yakalayamıyordu kimsede. Yutkundu. Boğazında ani bir acı. Alt dudağını ısırdı. Dudakları, gözlerinde biriken yaşlardan hemen önce büzüldü. Henüz akmayan burnuna dokundu elinin tersiyle. Sonra da gözlerindeki yaşlara müdahale etti. Daha acı bir kahveye ihtiyaç duyduğunu hissetti. Elindeki şerbet imsalini çöp kovasına salladı.
Kahve makinasının önünde şaşırtıcı bir şekilde sıra yoktu. Elini cebine attı. Bozuk paraları sayarken, çeyrekliğin üstüne düşen bir damla yaşı farkedene kadar zırıltısının geçtiğini sanıyordu. Elinin tersi görevini yaptıktan sonra bozuklukları makineye yerleştirmeye başladı. Düğmeye bastı ve kahvesini bekledi. Fakat sıvının içine dolması gereken bardak ortalıkta yoktu. Kahve süzgece aktı öylece. Makine öttü, kahveniz hazır. Öylece bakakaldı. Bir kez daha denedi. Fakat hazır olan kahve ortalıkta yine yoktu. Sinirden mora falan dönmüş olmalıydı. Neyse ki zırıltısı geçmişti. Makineye dik dik baktıktan sonra arkasında bir kişinin beklediğini hissederek pes etti. Sıradan çekildi ve makinenin yanında bozukluklarını saymaya başladı. Belki çikolatalı süte yetecek kadar kalmıştı. O sırada makine öttü, kahveniz hazır. Gayrı ihtiyari arkasına döndü ve gözleri faltaşı gibi açıldı. Çocuğun elinde ekstra plastik bardağıyla boy gösteren acı kahve ona pis pis sırıtıyordu. Bu kadarı da fazlaydı artık! Gözlerinde biriken yaşlar yanaklarına dökülürken bu sefer çocuğun gözleri şaşkınlıkla açıldı. Sanki önceden hazırmışçasına elini cebine atarak bir mendil çıkardı ve ona uzattı. Başını kaldırıp çocuğun yüzüne bakarken kendini üzüntüyle karışık yerin dibinde hissediyordu. Bir mendile bir çocuğa baktı. Çocuk gülümsedi. Sanırım başka biri olsa mendili almadan teşekkür eder ve oradan uzaklaşırdı. Ama veledin gülümsemesi içindeki acıyı rahatlatmıştı ve mendili uzatan eli onu yerin dibinden çıkarmak ister gibiydi. Teşekkür ederek aldı mendili ve gözlerini hafifçe kuruladı. Çocuk memnun gibiydi. O ise şaşkındı. İyi misin? dedi. Şaşırdı. Neden yakın hissettiğini şimdi anlamıştı. Çocuk türkçe konuşuyordu. Teşekkür ederim, dedi. Daha iyiyim. Gülümsedi. Çocuğun gülümsemesi daha da yayıldı yüzüne. Bu sefer kahvesini teklif etti. O gülerek reddetti ve ardından makineden alınan diğer bir kahve ikramını kabul etti. Adı Güven di. Güven ismini pek sevmezdi. Lobide ne kadar konuştuklarını da hatırlamıyordu ve hiçbir zaman da hatırlamayacaktı. Ama Güven onun için eski ve ucuz bir lambadan çıkan çok tatlı bir cindi o anda. Sonra üç dileğini kabul etti, hatta daha da fazlasını sundu. Yaşadığı yeri katlanılır kıldı. Özlemlerini unutturdu. Son olarak hep ihtiyaç duyduğu omuzdan fazlası oldu.
Neredeyse iki sene olacaktı. Eve dönüş yaklaştıkça korkar olmuştu. Acaba Güven de orada bir omuza veya ev gibi hissettirecek birine ihtiyaç duyduğu için mi onunlaydı. Bunca zaman sonra endişeleri gelip geç(m)iyordu hala. Yakalarını daha da çekiştirdi. Bu sefer onu titreten sadece soğuk değildi.
Eve girer girmez genel alışkanlıkla anahtarı hemen kilide taktı içeriden. Güvenin evde olacağını biliyordu. Yağmurluğunu elinden geldiğince yavaş sıyırdı omuzlarından. Gözleri kapı eşiğinde duran kırmızı şemsiyeye takıldı. Güven almıştı bunu. Onu birkaç kez sırılsıklam yakaladıktan sonra eline şirin bir pakette tutuşturuvermişti. Şemsiye kullanmayı sevmediğini biliyordu. Nedeni her şemsiyenin oldukça ağır olması ve taşıyamamasıydı. Pakedi açıp eline aldığında hafifliği onu şaşırtmıştı. Ama oldukça memnun olmuştu çünkü hep yağmura yakalanıyordu. Şemsiye kullanmama nedenini Güven in kendi kendine anlayıp anlamadığını bilmiyordu ama çok mutlu olmuştu. Onu öpücük yağmuruna tutarken Güven in aklından her gün bir şemsiye almak gibi çılgın bir fikir gelip geçmişti o an.
İçeri sessiz adımlarla ilerledi. Güven koltukta uyuyordu. Eskiden annesine uyurken yaptığı gibi gidip koltuğun yanına yere oturdu. Yüzünü ona yaklaştırıp bekledi. Güven yavaşça burnunu onun burnuna yaklaştırdı ve dokundu. Hafifçe hareket ettirdikten sonra gözlerini açtı. Bir süre bakıştılar. Aptallıklarına güldüler. Güven hafifçe doğrularak onu kollarının arasına çekti. Tek bir hamlede yapabileceği kadar hafifti ne de olsa. Güven in kollarına yumulurken minik bir çocuktan farksızdı. Boğazında, tanıştıkları gün Güven le karşılaşmadan önce hissettiği acıyı hissetti. Onu kaybetmek istemiyordu. Gitmesini istemiyordu. O daha fazla özgüven dilerken Güven hafifçe azarlar bir sesle konuşunca irkildi.
"Ellerin, yanakların buz gibi. Daha yeni iyileştin ama yine düttürü leyla gibi çıkmışsın dışarı." Kıkırdadı. Bu deyim Güven in ağzına yakışmıyordu. Ama onun yüzünden yapışmıştı diline. Annesi takmıştı onun diline de. Annesi.. Güven e emanet etmişti onu. Güven bu durumdan memnundu. Ama.. Neyse. O an umursamamayı tercih etti. Isınmak için daha da gömüldü kollarına. Mümkün olduğunca duracaktı öyle. Öylece.
- insanın midesi bazen özgüvensizlikten kıvranır.