20111231

sıkta.

çok sıkıldım artık onun hakkında yazmaktan. gülümserken küçülen gözleri, hep o beceriksizce titreyen elleri. var olup olmadığından bihaber. neden böyle rüyalar görünür, neden bilinçaltı böyle oyunlar oynar bilemiyorum. neden beni hep yanıltmasını umduğum, göğsümde zaman zaman alevlenen o tuhaf his, başka her seferde haklı olduğunu kanıtlar ama bana bir de bu oyunu oynar bilemiyorum. çok kafa yormuyorum aslında bu konuda. ben her ne kadar unutmak istesem o kadar artıyor bu his. rüyalar. farazi görüntüler. ne yapayım. böyle konuşunca da o his büzüştürüveriyor göğsümü. sanki ben suç işliyormuşum gibi. bunları çok düşünüyormuşum gibi görünmesinin tek sebebi, bu durumun aklımı her kurcalamaya kalkışında buraya koşuyor olmam. ancak böyle rahatlıyorum çünkü. kendimi her türlü ne kadar anlatabilirsem, o kadar hafifleyecek bu hisler. ne şekilde olursa olsun. yeter ki şu hisler bir süreliğine kaybolsun. ama yine de..

20111105

rü-parano-ya.

evlenip hayatımın geri kalanını geçireceğim adam düz saçlı, beyaz tenli. beceriksizce titrek güzel elleri, yüzünde hep kocaman bir gülümsemeyle küçülen gözleri var. onunla hala karşılaşamamış olmamızın nedenini bilmiyorum. ama hissettiğim şey, sachiko olarak temsil ettiğim hatunun onu hala pençeleri altında tuttuyor olduğu. şemsiye neden sevdiğimi ama taşımadığımı tahmin edebilir mesela o. yağmura benim kadar ilgisi var. olacak ya da. çünkü yağmurlu bir günün ertesinde bir sonbahar günü karşılaşacağız. bir kitapçı veya kırtasiye gibi bir dükkanda. o bana ıslak saçlarını sallarken kirpiklerinde su damlacıkları olduğunu farkedeceğim. o bana gülümsediği an her şey aydınlanacak. böylece bu tuhaf düşüncelerimin ciddi anlamda gerçeğe dayanan kuvvetli altıncı hisler olduğu kanıtlanmış olacak.

bazen, ciddi anlamda, kafamın normal olmayan ve oldukça soyut düşüncelerle kaplı olduğunu düşünüyorum. ama seneler önce gördüğüm bir rüyanın bende bıraktıkları bunlar. yapacak bir şey yok.

20111028

dokuzbuçuk.

yalnız olmak, çok yalnızlık bir şey. gerçekten. siz böyle bir başına, yapayalnız dururken hani. öylece. öylece dururken. hani biri çıkıp gelse. ortada hiç yalnızlık bir şey kalmayacak. düşünsene, birden bire. ama genelde olmuyor böyle şeyler. yok yok, hayır. öyle çok yalnız olduğumdan değil. o'ndan demiyorum. sadece buraya yazmayınca çok yalnız kalıyorum. kayboluyorum.

20111023

evanatom.

ev hali pek güzel değil midir. duş bekleyen saçlarla bütün gün evde oturup, süt ve reçel eşliğinde kahvaltı yapmak, sıcacık evpatikleri ve uzun gri hırkalar giymek, yüksek sesle müzik dinlemek, denk gelinen yeşilçam filmleriyle eğlenmek, öğlen ve akşam yemeğini atlamak, sürekli meyve yemek.

~ ev hali, dünyanın en huzurlu hali.

20111018

piduğu.

Babam bugün, ayıptır söylemesi, pideköydenpide almış. pakedi böyle evçatısı şeklinde bir kutuya koymuşlar. bunu gören aburcubur delisi kardeş evin içinde yaşasın pide dansı yaparak dolaşmaya başladı. ardından dansa ben de dahil oldum. evin içinde hoplamaya başladık. aslında benim amacım üşüyen bedenimi ısıtmaktı, ama o sırada hiç de yirmibiryaşında gözükmüyordum. bu çok hüzünlü bir durum. ben pek pide sevmiyorum ki zaten. 

ankara pek soğudu, pencereler buğulandı birden.

yalven.

O, bana bir yalancı olduğunu söyledi. eğer o bir yalancıysa, bu sözler birer yalan. eğer o bir yalancı değil ise, bu sözler birer yalan olacak. doğru ya da yalan. hala bilinmeyen. yalancı paradoksu bu olsa gerek. peki ya, bahsi geçen muma neler oldu/olsa gerek?

ben bugün her zaman hislerime güvenmem gerektiğini bir kez daha anladım. hatırladım ya da.

20111013

titpik.

Günlerdir okulun kokusu bana cennet kokusu gibi geliyor. yağmur yağdı hep. toprak koktu güzel güzel. takıp kapüşonumu dolandım öylesinece. sırf seni göreceğimi hissediyorum diye, hayır diyorum hepsine. bu güzel günleri yalnız geçirmeyi seçiyorum. seni görmem imkansız. evden çıkmamak, kendime kahveler yapmak istiyorum. ama eve giremiyorum ki. e sen neredesin ki? onları istemiyorum, anlamıyorlar. sen. hangi sachiko'nun kollarındasın halen?

20111012

sekfır.

her ay sekizgün boyunca gözlerim dolu dolu gezmekten bıktım usandım. sürekli zırıldayasım, her gördüğüme hüzünlenesim var. "bu çok hüzünlü bir şey." cümlesi ağzıma yapıştı kaldı. değil. hüzünlü değil. yok öyle bir şey. değil. düz saçlı, beyaz tenli değil. uydurup durma şeyleri. at kafandan şeyleri. şeyler esir aldı beni. çukulatalar, çörekler yiyip, dersler ve dersler çalışasım var. üçüncükez dörtsıfırortalama getiresim var. hem yiyicem hem çalışıcam var mı arkadaş. sıkı durun ben geliyrum.

ayazeri.

huzursuz insanlık hali: tam üçgünyirmiüçsaatyirmidakikadır istediğim gibi ders çalışamıyorum. bu nasıl bir dikkatini verememe, nasıl bir isteksizliktir. ölüp bittiğim dersleri alıyorum sonunda yaşasın, diyerekten başladığım döneme çok saçma sapan bir giriş yaptım. böyle bir türlü kendime gelemiyorum. aslında bu akşam toparlandım gibi. toparlanmak zorundayım. bu kendime izin verdiğim son akşamdı. maratona devam. 

kendi ayakları üzerinde durabilen bir insan olmaktır tek dileğim.

20111002

jabon.

jelibon standları beni benden alıyor. özellikle uzun yılan jelibonu sanki bana özel üretilmiş gibi. eskiden sandviç ve hamburger şeklinde olanları vardı. veletken ne çok yerdik. ben yerdim en azından. bu yılan jelibonun tadı da onları andırıyor. her ne kadar şeklinde hafiften bir tuhaflık olsa da.

çok sevdiğim iki jane var; bir jane eyre, diğeri jane austen.

20110928

jane.

Sanırım jane eyre'den sonra beni en çok etkileyen kitaplardan birini okudum. ne yazık ki kitaplar fazlaca şekillendiriyor beni okuduğum sıralarda. fazla kaptırmamalıyım diyorum her seferinde. elimde değil işte. elizabeth'e takıldım şimdi de. onun o kendini bile kandırabilen umursamaz hallerine. gururuna. fazla gurur da saçma derdim hep. onu gördükçe kendim pek bir gurursuz kaldım resmen. halbuki jane eyre göklere çıkartırdı beni. jane austen özgüvenimi fazlaca dürtükledi.

"bunca zahmet edip yanıma gelerek, bay darcy, beni ürkütmek mi istiyorsunuz? kız kardeşiniz her ne kadar güzel çalıyor olsa da, paniğe kapılacağımı düşünmeyin. bendeki bu inatçılık, başkaları beni her ne kadar ürkütmeye uğraşırsa, bunu o kadar dayanılabilir kılar. cesaretim her zaman hakkımdaki her göz korkutma girişiminde artma eğilimindedir." 

20110919

insan.

Çünkü; insan bazen o kadar yalnız kalır ki; alışkanlıktan ötürü kalktığı erken saatte, uyku sersemliğini giderebilmek umuduyla evden çıkar. altında eşofmanı, dağınık toplu saçlarıyla bakkala gider. gazete ve süt alır. eve döner dönmez gazeteyi hiç okumadan bir kenara atar. sütü içmez. onun yerine, gider kendine en sertinden bir kahve yapar. o sert kahveyi bir güzel içmeye çalışır. çalışırken, neden böylesine duygusal bir insan olduğunu sorgulamak ister. ama yorgundur, vazgeçer. en iyisi şöyle en anlamsızından bir çizgi film izlemektir. o sıra çizgi film saatidir.

çünkü, insan bazen o kadar yalnız kalır ki. gri ojelerini süresi gelir.

20110911

battasayar.

sabahtan beri burnum akıyor, sanırım hasta olucam.

bugün saatlerce ince bir battaniyenin içindeydim ve çukulata yemek istedim. güzel kitaplar okumayı planlıyordum aslında ama henüz hiçbirine başlamadım. nedense bilgisayara takılıp kaldım ve bir türlü başından kalkmak istemedim. sadece nette gezinip tonla şarkı keşfettim. o kadar. hayır, o'nun gülünce küçülen gözlerini düşünmedim- tabi gözlerim bilgisayar başında kıpkırmızı oldu. -ve de gamzelerini- aslında insanlar bana gülmenin çok yakıştığını söylüyor ama hastayken gülemem ki. -ve de dünyanın en şirin dağınık saçlarını- bu arada kahküllerim yine uzadığı için hüzünlüyüm. onları kendim kesebilmeyi dilerdim. 

berrin öyle yapabiliyor mesela.

20110909

sevret.

'Birini sevmek' çok mistik bir şey bence. çünkü sevmek çok geniş bir kavram. insan yeni tanıştığı birine 'ehe, sevdim seni.' diyebiliyor. o nedenle çok yakınlarıma hislerimi sevgi olarak açıklamaktan hoşlanmıyorum. sadece içim çok kaynadığı zaman. karşımdakiyle o duyguyu paylaşmak istediğim an diyorum 'seni çok seviyorum'. çünkü o an, başka türlü anlatamam içimdekileri. ama bazı insanlar var ki. onlara o cümleyi kurmam gerekmiyor.

çünkü senden nefret etseydim de aynı şeyleri yapardım. sevmekle ilgili değil yaptıklarım. sadece seninle ilgili.

20110902

güngri.

Nolur bana neden yağmura bu kadar bağlısın demeyin. neden bunca seviyorsun. seviyorum. böyle gri günleri, ıslak asvaltları, ankara'nın gri ıslak kaldırımlarını, toz kalkmış nem kokusunu, ağaçların koyu yeşile bulanmasını seviyorum. biliyorum böyle bir günde bana ıslak saçlarını sallarken tanıyacağım onu. belki de kirpikleri de ıslak olacak, eğer şanslıysam. sonra gülücükler saçacak etrafa, gözleri küçülürken. yemin ederim işte o an ne yaparım bilmem. öylesine bir dükkandayız mesela. kitabevi falan. elleri beceriksiz ve titrek. biraz da yağmurdan kaçmış gözleri tararken etrafı. ben ne yaparım bilmem. beni görünce o ne yapar bilmem. bilmem.. bilmiyorum işte. tek bildiğim o gün, o ıslak kaldırımlar beni ona götürecek. eğer ki o gün, güneşliyse, işte o zaman hapı yuttum.

denizi olan bir şehirde yaşayalım ileride, o ve ben. o kim, bilmiyorum.

20110831

mispuz.

Orada burada puzzle görsem hep ilgim çekilir, saatlerce oturup yapma isteği uyanırdı içimde. bir türlü nasip olmadı. fakat bu sıralar beni oyalayacak bir şeylere ihtiyacım vardı. yerimden kalkarak bir yarım saatimi ayırıp keman kursuna kaydolmak zor geldiğinden, evde yapacak bir şeydi ihtiyacım olan. sonra aklıma geldi aylar önce gördüğüm bir puzzle, resme resmen aşık olmuştum. yerimden kalkarak bir yarım saatimi ayırıp gittim aldım. şimdi birkaç gündür onun başındayım. her şeyi hem düşündürüyor hem de düşündürmüyor bu puzzle. yapması çok mistik bir şey. neden daha önce aklıma gelmedi, geldi de yapmadım bilemiyorum.

düz saç ve gülünce küçülen gözler takıntıma gelecek olursak; neyse şuan mesele bu değil.

20110827

uzyol.

Kim demiş uzun yolculuklar sıkıcı olur diye. değil bence. hele ki insanın düşünecek çok şeyi varsa. ben mesela gün içinde bazı şeyleri düşünecek vakti bulamıyorum. kafamda çok şey oluyor genelde. ama sürekli bir koşuşturmaca halindeyken, hepsi olur olmadık zamanda düşüveriyor aklıma. işte, bu aralar benim uzun yolculuk yapmam gerekti. yolculuk süresince de rahat rahat düşündüm bazı şeyleri. yerinde kararlar aldım. kafamda kıvranıp duran düşünceleri temizledim, rahatladım. kısacası uzun yolculuk güzel şey.

ama o yolculuklarda, böyle geniş bozkır bi arazinin ortasında, öylesine bir ağaç durur ya hani. böyle gür, kocaman. bence bu çok yalnızlıkbirşey.

20110817

mırnız.

Ben bide duvarları çiçek desenli kağıtla kaplı odaları seviyorum. hafiften de loş olacak ışık. üzerimde uzun gri hırkam. elimde içi kahve dolu mutlu güneş desenli bardağım. pencerenin önüne oturup yağmuru izleyeceğim. izlerken çıkıp ıslanmak isteyeceğim. orada öylece oturmanın ne kadar yalnızlıkbirşey olduğunu düşüneceğim. düşünürken sen düşeceksin aklıma. ben de "stay. just a little bit more.." u mırıldanmaya başlayacağım. the do'dan.

20110816

birbaşına

Bazen içimi öylesi bir his kaplıyor ki. böyle içim doluyor, doluyor. o an diyorum, istediğim her şey olabilirim. gözlerimi kaparım ve bir parça çakıl taşı olurum. gözlerimi açarım sen olurum. veya içi süt dolu cornflakes kasesi. ama neyi denersem deneyim hepsi yapayalnız oluveriyor birden. çakıl taşı bir başına sahile vurmuş. conflakes kasesi boşalmış, birisi bütün gevrekleri yemiş. ve sen. o an sen bile yalnız. acaba sen bile hissediyor musun bazen yalnızlık?

20110731

uzak

işte. ruh halime bir şeyler olması hep bu saatlere denk geliyor. gündüz pek bir neşeli, mutluyken, bu saatler resmen duygularımı kemiriyor. hani insanlar bazen hayatlarında büyük izler bırakan olaylar yaşarlar ya. işte o anlardan biri bu saate denk gelecek diye ödüm kopuyor. mesela sen de öyle denk geldin. sıcacık, küçülen gözlerin ve kocaman gülüşün. halbuki ben, öylesine bir günde biryerlere yolculuk yaparken aynı vagonda karşılaşıveririz sanıyordum. ya da yağmurlu bir günde durakta beklerken. ya da şu serin, sessiz sabahın körlerinden birinde gazetecide. seni görünce ellerim titrer, öylece kalırım, sonra sen arkanı dönüp giderken peşine takılıveririm diyordum. olmadı hiç biri.

gökyüzünü daha da seviyorum artık. soluğun içinde gizli çünkü. şimdi koşup penceremi açarım. sen de aç, ver soluğunu. dolayısıyla sana dokunurum. sen kim bilmiyorum.

20110729

en.

Bir gün birisi bana Anna Gavalda'nın "bir aradayız, hepsi bu." kitabını bulup hediye ederse, o gün dünyanın en mutlu insanlarından biri olacağım. yemin ederim. en.

~ gölgelerin gücü adına.

20110723

keliç.

ben milka yoğurtlu-çilekli çukulataya hastayım. bana çok güzel şeyleri çağrıştırıyor tadı. böyle paketini görmek bile beni mutlu ediyor. yemesem bile. başka hiçbir çukulatada böyle değil. tadıyla şekli çok uyumlu bikere. hani bildiğimiz dikdörtgen milka. ama o şekilden başkası olamazdı ona. mesela öyle her zaman da yemem. ya çok üzgün, ya çok keyiflisem. o küçük dikdörtgenleri tek tek kırıp dilimde erittikten sonra, küçük çilek parçacıklarını kıtırdatmak bana tarifsiz bir huzur veriyor.

20110722

geyikmuhabbeti.

ben veletken antalya taraflarına tatile gitmiştik. böyle noel baba kilisesi gibi bir yer vardı. zamanında duvarlara kazınmış tarihi figürler beni çok etkilemişti. işte o gün noel babayı gerçek sanmaya karar verdim. sonra sonbahar oldu. kış oldu. bir gün sabaha karşı odamda uyurken "çın çın çın" sesleri duymaya başladım. bir kere. iki kere. üç kere. sonra ne olduğunu anlamak için kalkıp pencereden baktığımda her yer bembeyazdı. kar yağmış meğersem. işte o an bu sesin noel babaya ait olduğuna karar verdim. o zamanlar hayal gücüm oldukça genişti. halbuki şimdi o "çın çın çın" ın araba tekerleklerinden gelen zincir sesi olduğunu biliyorum.

20110718

ağkeş.

bazen bazı an'lar hiç yaşanmasın istiyorum. böylece pişmanlık olmasın. annem, "yaptığın hiçbir şeyden pişman olma ve hiçbir zaman keşke deme" der hep. halbuki pişman olduğumdan değil. sadece olmamış olsun istiyorum. ama oluyor. bazen ağlamak istiyorum. ama ağlayamıyorum. ben isteyince olmuyor. bu ağlamak beni hep ummadığım anlarda yakalıyor. neyse ki hep de yalnızken yakalıyor. 

20110717

mavizyon.

biri "ben hiç televizyon izlemem." diyince, her seferinde şaşırmadan edemiyorum. hayır, televizyonu çok sevdiğimden ve buna inanamadığımdan değil. bazen yalnızken kendime irmikli tatlı yapıp yanına milyonlarca meyve ve rafıls hazırlarım. hiç üşenmem. sonra da kanepenin bir köşesine ilişir boş bakışlarla televizyona bakarım. evde uydu var bizim. çok acayip kanallar ve programlara denk gelebiliyorsun bazen. mesela bir keresinde yüzünü çeşitli kombinasyonlarla bantlayıp gece komşuları korkutmayı seven onikiyaşında bir çocuk vardı. bir alman kanalıydı. çok bir şey anlamadım. ama karnım ağrıyana kadar güldüm.