20120122

gülgun

Küçüktük o zamanlar. küçücük. nedensiz gülüşlerimiz vardı. birbirini beslercesine, karşılıklı. bir insanın gülüşü ne kadar ısıtırsa içini, o kadar güzel. amaçsızca, içten, kıkır kıkır. gülerken küçülen gözleriyle sıcacık bakarken yüzüme, ben hep o büyüyen gözlerimi dikerdim gülüşüne. gülmek ne güzeldi. gülüşüyle varolandı o. ne zaman gerçek bir gülümseme görsem, sıcak, içim aynı duygularla dolup taşıyor. olgunluk nedir, bir türlü anlamak istemiyorum. hep bu hislerle yaşamak, böyle kalmak istiyorum. her içten gülüşümde küçülüyorum, o'na yaklaşıyorum.

o kim bilmiyorum.

20120117

beku.

Üretim amacı bebekler olan her şey çok harika tasarlanmış değil midir. bebe maması mesela. hele ki sütle. hem cornflakes de neymiş ki. sonra dalin. çok eğlenceli bir kokusu var bence. resmen mutlu oluyorum ben o kokuyla. sadece bir koku. kutusunda şirin civcivler. sonra şekil bulmacaları. hani böyle kareyi, üçgeni tam yuvasına koymaya çalışmak. başarınca bebeğin o anki sevinci, böyle ellerini çırpması falan. çok bıdık bir şey bence. hepsini çok kıskanıyorum ben bunların. yüz kremimin ve yüz sabunumun birer bebek ürünü olduğunu da saklamıyorum. yaşasın bebemalzemeleri. öhm, evet. ne zaman büyüyeceğimi ben de merak ediyorum.

20120107

ihtisiye.

Bağımlı olmanın iyi bir şey olduğunu hiçbir zaman düşünmedim. birine bağlı yaşamak kadar trajik bir ilişki daha olabileceğini de zannetmezdim. demin, ilk kez böyle olmasını istedim. ben annesine çok bağlı bir insanım aslında. onsuz ne yaparım, düşünmek bile istemiyorum. bu benim açımdan çok da sağlıklı bir ilişki değil. kesinlikle değil. ama annemin en zayıf noktam olduğunu söyleyebilirim, belki de. bu noktada böyle düşününce, bir an çok istedim. istedim ki, hiç kimsenin bana o'ndan fazla ihtiyacı yok, diyebileyim. o kim bilmiyorum. ama böyle biriyle karşılaşmadığım sürece, biri bana bunu hissettirmediği sürece, benim için "o" olamayacak. düz saçları, beyaz teni, gülümsediğinde küçülen gözleri ya da beceriksizce titrek elleri olsa bile. bana kırmızı bir şemsiye hediye etse bile.

eminim, sadece o ve ben, bir şemsiyenin altında hiç sorun yaşamadan yürüyebileceğiz.

20120104

sıkbit.

kafamın içi çok sıkıcı olmaya başladı benim ya. of. şu finaller de geçsin, toparlayacağım kendimi. bu ne ya. ağlama duvarına döndürdüm burayı da. kendime geleceğim en kısa zamanda.

"elektroşokun başlangıcı ve bitişi vardır. ortası yoktur. insan için, hasta insan için. ama ben o ölüm ortasını yaşadım. ve işte şokun tam ortasındayım. elektroşok verilirken düşünüyorum ve duyuyorum." tezer özlü

oldur(gun).

"İnsan sevdi miydi buna bir çare düşünmeli." - ec.

Bol günlerim vardı. bol bol günlerim. gelecek günler gözümü korkuturken, geçmiş günler canımı sıkıyordu. bugün desen, bitti bitecekti zaten. bazen de en geçmişler takılıyordu aklıma. hep neşeli, hep canlı olduğum bolluklar. şimdi bir halsizlik, yorgunluk var üzerimde. hiç de halim değildir oysaki, uyku hali. yoruldum sanırım. o eski hallerimi özler oldum. sanki yirmili değil, otuzlu, kırklı gibi. erken olgunlaştım sanırdım ama olgunluk benim neyimeymiş. olgunlaşmadan durgunlaşmak. fena. fena tehlike.

keşke o zamanlar tanısaydım seni. sen kim bilmiyorum

20111231

sıkta.

çok sıkıldım artık onun hakkında yazmaktan. gülümserken küçülen gözleri, hep o beceriksizce titreyen elleri. var olup olmadığından bihaber. neden böyle rüyalar görünür, neden bilinçaltı böyle oyunlar oynar bilemiyorum. neden beni hep yanıltmasını umduğum, göğsümde zaman zaman alevlenen o tuhaf his, başka her seferde haklı olduğunu kanıtlar ama bana bir de bu oyunu oynar bilemiyorum. çok kafa yormuyorum aslında bu konuda. ben her ne kadar unutmak istesem o kadar artıyor bu his. rüyalar. farazi görüntüler. ne yapayım. böyle konuşunca da o his büzüştürüveriyor göğsümü. sanki ben suç işliyormuşum gibi. bunları çok düşünüyormuşum gibi görünmesinin tek sebebi, bu durumun aklımı her kurcalamaya kalkışında buraya koşuyor olmam. ancak böyle rahatlıyorum çünkü. kendimi her türlü ne kadar anlatabilirsem, o kadar hafifleyecek bu hisler. ne şekilde olursa olsun. yeter ki şu hisler bir süreliğine kaybolsun. ama yine de..

20111105

rü-parano-ya.

evlenip hayatımın geri kalanını geçireceğim adam düz saçlı, beyaz tenli. beceriksizce titrek güzel elleri, yüzünde hep kocaman bir gülümsemeyle küçülen gözleri var. onunla hala karşılaşamamış olmamızın nedenini bilmiyorum. ama hissettiğim şey, sachiko olarak temsil ettiğim hatunun onu hala pençeleri altında tuttuyor olduğu. şemsiye neden sevdiğimi ama taşımadığımı tahmin edebilir mesela o. yağmura benim kadar ilgisi var. olacak ya da. çünkü yağmurlu bir günün ertesinde bir sonbahar günü karşılaşacağız. bir kitapçı veya kırtasiye gibi bir dükkanda. o bana ıslak saçlarını sallarken kirpiklerinde su damlacıkları olduğunu farkedeceğim. o bana gülümsediği an her şey aydınlanacak. böylece bu tuhaf düşüncelerimin ciddi anlamda gerçeğe dayanan kuvvetli altıncı hisler olduğu kanıtlanmış olacak.

bazen, ciddi anlamda, kafamın normal olmayan ve oldukça soyut düşüncelerle kaplı olduğunu düşünüyorum. ama seneler önce gördüğüm bir rüyanın bende bıraktıkları bunlar. yapacak bir şey yok.

20111028

dokuzbuçuk.

yalnız olmak, çok yalnızlık bir şey. gerçekten. siz böyle bir başına, yapayalnız dururken hani. öylece. öylece dururken. hani biri çıkıp gelse. ortada hiç yalnızlık bir şey kalmayacak. düşünsene, birden bire. ama genelde olmuyor böyle şeyler. yok yok, hayır. öyle çok yalnız olduğumdan değil. o'ndan demiyorum. sadece buraya yazmayınca çok yalnız kalıyorum. kayboluyorum.

20111023

evanatom.

ev hali pek güzel değil midir. duş bekleyen saçlarla bütün gün evde oturup, süt ve reçel eşliğinde kahvaltı yapmak, sıcacık evpatikleri ve uzun gri hırkalar giymek, yüksek sesle müzik dinlemek, denk gelinen yeşilçam filmleriyle eğlenmek, öğlen ve akşam yemeğini atlamak, sürekli meyve yemek.

~ ev hali, dünyanın en huzurlu hali.

20111018

piduğu.

Babam bugün, ayıptır söylemesi, pideköydenpide almış. pakedi böyle evçatısı şeklinde bir kutuya koymuşlar. bunu gören aburcubur delisi kardeş evin içinde yaşasın pide dansı yaparak dolaşmaya başladı. ardından dansa ben de dahil oldum. evin içinde hoplamaya başladık. aslında benim amacım üşüyen bedenimi ısıtmaktı, ama o sırada hiç de yirmibiryaşında gözükmüyordum. bu çok hüzünlü bir durum. ben pek pide sevmiyorum ki zaten. 

ankara pek soğudu, pencereler buğulandı birden.

yalven.

O, bana bir yalancı olduğunu söyledi. eğer o bir yalancıysa, bu sözler birer yalan. eğer o bir yalancı değil ise, bu sözler birer yalan olacak. doğru ya da yalan. hala bilinmeyen. yalancı paradoksu bu olsa gerek. peki ya, bahsi geçen muma neler oldu/olsa gerek?

ben bugün her zaman hislerime güvenmem gerektiğini bir kez daha anladım. hatırladım ya da.

20111013

titpik.

Günlerdir okulun kokusu bana cennet kokusu gibi geliyor. yağmur yağdı hep. toprak koktu güzel güzel. takıp kapüşonumu dolandım öylesinece. sırf seni göreceğimi hissediyorum diye, hayır diyorum hepsine. bu güzel günleri yalnız geçirmeyi seçiyorum. seni görmem imkansız. evden çıkmamak, kendime kahveler yapmak istiyorum. ama eve giremiyorum ki. e sen neredesin ki? onları istemiyorum, anlamıyorlar. sen. hangi sachiko'nun kollarındasın halen?

20111012

sekfır.

her ay sekizgün boyunca gözlerim dolu dolu gezmekten bıktım usandım. sürekli zırıldayasım, her gördüğüme hüzünlenesim var. "bu çok hüzünlü bir şey." cümlesi ağzıma yapıştı kaldı. değil. hüzünlü değil. yok öyle bir şey. değil. düz saçlı, beyaz tenli değil. uydurup durma şeyleri. at kafandan şeyleri. şeyler esir aldı beni. çukulatalar, çörekler yiyip, dersler ve dersler çalışasım var. üçüncükez dörtsıfırortalama getiresim var. hem yiyicem hem çalışıcam var mı arkadaş. sıkı durun ben geliyrum.

ayazeri.

huzursuz insanlık hali: tam üçgünyirmiüçsaatyirmidakikadır istediğim gibi ders çalışamıyorum. bu nasıl bir dikkatini verememe, nasıl bir isteksizliktir. ölüp bittiğim dersleri alıyorum sonunda yaşasın, diyerekten başladığım döneme çok saçma sapan bir giriş yaptım. böyle bir türlü kendime gelemiyorum. aslında bu akşam toparlandım gibi. toparlanmak zorundayım. bu kendime izin verdiğim son akşamdı. maratona devam. 

kendi ayakları üzerinde durabilen bir insan olmaktır tek dileğim.

20111002

jabon.

jelibon standları beni benden alıyor. özellikle uzun yılan jelibonu sanki bana özel üretilmiş gibi. eskiden sandviç ve hamburger şeklinde olanları vardı. veletken ne çok yerdik. ben yerdim en azından. bu yılan jelibonun tadı da onları andırıyor. her ne kadar şeklinde hafiften bir tuhaflık olsa da.

çok sevdiğim iki jane var; bir jane eyre, diğeri jane austen.

20110928

jane.

Sanırım jane eyre'den sonra beni en çok etkileyen kitaplardan birini okudum. ne yazık ki kitaplar fazlaca şekillendiriyor beni okuduğum sıralarda. fazla kaptırmamalıyım diyorum her seferinde. elimde değil işte. elizabeth'e takıldım şimdi de. onun o kendini bile kandırabilen umursamaz hallerine. gururuna. fazla gurur da saçma derdim hep. onu gördükçe kendim pek bir gurursuz kaldım resmen. halbuki jane eyre göklere çıkartırdı beni. jane austen özgüvenimi fazlaca dürtükledi.

"bunca zahmet edip yanıma gelerek, bay darcy, beni ürkütmek mi istiyorsunuz? kız kardeşiniz her ne kadar güzel çalıyor olsa da, paniğe kapılacağımı düşünmeyin. bendeki bu inatçılık, başkaları beni her ne kadar ürkütmeye uğraşırsa, bunu o kadar dayanılabilir kılar. cesaretim her zaman hakkımdaki her göz korkutma girişiminde artma eğilimindedir." 

20110919

insan.

Çünkü; insan bazen o kadar yalnız kalır ki; alışkanlıktan ötürü kalktığı erken saatte, uyku sersemliğini giderebilmek umuduyla evden çıkar. altında eşofmanı, dağınık toplu saçlarıyla bakkala gider. gazete ve süt alır. eve döner dönmez gazeteyi hiç okumadan bir kenara atar. sütü içmez. onun yerine, gider kendine en sertinden bir kahve yapar. o sert kahveyi bir güzel içmeye çalışır. çalışırken, neden böylesine duygusal bir insan olduğunu sorgulamak ister. ama yorgundur, vazgeçer. en iyisi şöyle en anlamsızından bir çizgi film izlemektir. o sıra çizgi film saatidir.

çünkü, insan bazen o kadar yalnız kalır ki. gri ojelerini süresi gelir.

20110911

battasayar.

sabahtan beri burnum akıyor, sanırım hasta olucam.

bugün saatlerce ince bir battaniyenin içindeydim ve çukulata yemek istedim. güzel kitaplar okumayı planlıyordum aslında ama henüz hiçbirine başlamadım. nedense bilgisayara takılıp kaldım ve bir türlü başından kalkmak istemedim. sadece nette gezinip tonla şarkı keşfettim. o kadar. hayır, o'nun gülünce küçülen gözlerini düşünmedim- tabi gözlerim bilgisayar başında kıpkırmızı oldu. -ve de gamzelerini- aslında insanlar bana gülmenin çok yakıştığını söylüyor ama hastayken gülemem ki. -ve de dünyanın en şirin dağınık saçlarını- bu arada kahküllerim yine uzadığı için hüzünlüyüm. onları kendim kesebilmeyi dilerdim. 

berrin öyle yapabiliyor mesela.

20110909

sevret.

'Birini sevmek' çok mistik bir şey bence. çünkü sevmek çok geniş bir kavram. insan yeni tanıştığı birine 'ehe, sevdim seni.' diyebiliyor. o nedenle çok yakınlarıma hislerimi sevgi olarak açıklamaktan hoşlanmıyorum. sadece içim çok kaynadığı zaman. karşımdakiyle o duyguyu paylaşmak istediğim an diyorum 'seni çok seviyorum'. çünkü o an, başka türlü anlatamam içimdekileri. ama bazı insanlar var ki. onlara o cümleyi kurmam gerekmiyor.

çünkü senden nefret etseydim de aynı şeyleri yapardım. sevmekle ilgili değil yaptıklarım. sadece seninle ilgili.

20110902

güngri.

Nolur bana neden yağmura bu kadar bağlısın demeyin. neden bunca seviyorsun. seviyorum. böyle gri günleri, ıslak asvaltları, ankara'nın gri ıslak kaldırımlarını, toz kalkmış nem kokusunu, ağaçların koyu yeşile bulanmasını seviyorum. biliyorum böyle bir günde bana ıslak saçlarını sallarken tanıyacağım onu. belki de kirpikleri de ıslak olacak, eğer şanslıysam. sonra gülücükler saçacak etrafa, gözleri küçülürken. yemin ederim işte o an ne yaparım bilmem. öylesine bir dükkandayız mesela. kitabevi falan. elleri beceriksiz ve titrek. biraz da yağmurdan kaçmış gözleri tararken etrafı. ben ne yaparım bilmem. beni görünce o ne yapar bilmem. bilmem.. bilmiyorum işte. tek bildiğim o gün, o ıslak kaldırımlar beni ona götürecek. eğer ki o gün, güneşliyse, işte o zaman hapı yuttum.

denizi olan bir şehirde yaşayalım ileride, o ve ben. o kim, bilmiyorum.

20110831

mispuz.

Orada burada puzzle görsem hep ilgim çekilir, saatlerce oturup yapma isteği uyanırdı içimde. bir türlü nasip olmadı. fakat bu sıralar beni oyalayacak bir şeylere ihtiyacım vardı. yerimden kalkarak bir yarım saatimi ayırıp keman kursuna kaydolmak zor geldiğinden, evde yapacak bir şeydi ihtiyacım olan. sonra aklıma geldi aylar önce gördüğüm bir puzzle, resme resmen aşık olmuştum. yerimden kalkarak bir yarım saatimi ayırıp gittim aldım. şimdi birkaç gündür onun başındayım. her şeyi hem düşündürüyor hem de düşündürmüyor bu puzzle. yapması çok mistik bir şey. neden daha önce aklıma gelmedi, geldi de yapmadım bilemiyorum.

düz saç ve gülünce küçülen gözler takıntıma gelecek olursak; neyse şuan mesele bu değil.

20110827

uzyol.

Kim demiş uzun yolculuklar sıkıcı olur diye. değil bence. hele ki insanın düşünecek çok şeyi varsa. ben mesela gün içinde bazı şeyleri düşünecek vakti bulamıyorum. kafamda çok şey oluyor genelde. ama sürekli bir koşuşturmaca halindeyken, hepsi olur olmadık zamanda düşüveriyor aklıma. işte, bu aralar benim uzun yolculuk yapmam gerekti. yolculuk süresince de rahat rahat düşündüm bazı şeyleri. yerinde kararlar aldım. kafamda kıvranıp duran düşünceleri temizledim, rahatladım. kısacası uzun yolculuk güzel şey.

ama o yolculuklarda, böyle geniş bozkır bi arazinin ortasında, öylesine bir ağaç durur ya hani. böyle gür, kocaman. bence bu çok yalnızlıkbirşey.

20110817

mırnız.

Ben bide duvarları çiçek desenli kağıtla kaplı odaları seviyorum. hafiften de loş olacak ışık. üzerimde uzun gri hırkam. elimde içi kahve dolu mutlu güneş desenli bardağım. pencerenin önüne oturup yağmuru izleyeceğim. izlerken çıkıp ıslanmak isteyeceğim. orada öylece oturmanın ne kadar yalnızlıkbirşey olduğunu düşüneceğim. düşünürken sen düşeceksin aklıma. ben de "stay. just a little bit more.." u mırıldanmaya başlayacağım. the do'dan.

20110816

birbaşına

Bazen içimi öylesi bir his kaplıyor ki. böyle içim doluyor, doluyor. o an diyorum, istediğim her şey olabilirim. gözlerimi kaparım ve bir parça çakıl taşı olurum. gözlerimi açarım sen olurum. veya içi süt dolu cornflakes kasesi. ama neyi denersem deneyim hepsi yapayalnız oluveriyor birden. çakıl taşı bir başına sahile vurmuş. conflakes kasesi boşalmış, birisi bütün gevrekleri yemiş. ve sen. o an sen bile yalnız. acaba sen bile hissediyor musun bazen yalnızlık?

20110731

uzak

işte. ruh halime bir şeyler olması hep bu saatlere denk geliyor. gündüz pek bir neşeli, mutluyken, bu saatler resmen duygularımı kemiriyor. hani insanlar bazen hayatlarında büyük izler bırakan olaylar yaşarlar ya. işte o anlardan biri bu saate denk gelecek diye ödüm kopuyor. mesela sen de öyle denk geldin. sıcacık, küçülen gözlerin ve kocaman gülüşün. halbuki ben, öylesine bir günde biryerlere yolculuk yaparken aynı vagonda karşılaşıveririz sanıyordum. ya da yağmurlu bir günde durakta beklerken. ya da şu serin, sessiz sabahın körlerinden birinde gazetecide. seni görünce ellerim titrer, öylece kalırım, sonra sen arkanı dönüp giderken peşine takılıveririm diyordum. olmadı hiç biri.

gökyüzünü daha da seviyorum artık. soluğun içinde gizli çünkü. şimdi koşup penceremi açarım. sen de aç, ver soluğunu. dolayısıyla sana dokunurum. sen kim bilmiyorum.