20230204

neferi.

Kollarımı açmıştım iki yana. gözlerim kapalıydı. hafif rüzgar saçlarımda geziyor  kulaklarımı gıdıklıyordu. gözlerim kapalıydı. kollarımı açmışken sırtımdan iki yana sonsuz uzanan kocaman duvarın ortasındaydım. kocaman bembeyaz bir duvar. uçsuz bucaksız. derin bir nefes aldım. duvarın gerisini yavaş yavaş hissedemediğimi fark ediyordum. bütün ağırlık, bütün yoğunluk o duvarın arkasındaydı. parmaklarımı kocaman açtım ve derin bir nefes daha aldım. nefesi yavaşça verirken sağ elimle diyaframımın rahatladığını hissediyordum. hava yavaş yavaş vücudumu terk ederken duvarın gerisindeki her şey nefesle birlikte uzaklaşıyordu. nasıl da hafifliyordum. bir nefes nasıl da böylesine ağır olabilirdi. 

Hissediyordum. duvar da yavaş yavaş bedenimden ayrılacaktı. kurtulacaktım. hepsini geride bırakacaktım. duvar arkamda kalacaktı. 

~ hayat devam ediyor.

20221227

alevkoş.

Aniden gözlerim açılırken derin bir iç çekme sesiyle birlikte uyandım. gördüğüm ilk görüntü masmavi gökyüzüydü. gözlerim yuvalarında titriyordu. yanaklarım titriyordu. korkudan açılan dudaklarımdan çıkan o ani iç çekme sesiyle kendime gelmiştim. neden bu kadar titriyordum. sonra gökyüzüne odaklandım. ne kadar maviydi. vücudum uzandığım zemine adeta gömülmüştü. masmaviliğe bakarken hafifçe başımı sağa ve sola oynattım. yanaklarımı gıdıklayan çimler ve çimlerin altındaki toprakla içime sıcak bir his yayılıyordu. öylesine huzurluydum. gözlerimi tekrar kapattım. hala o güzel masmaviliği görüyordum. göğü görüyordum. gözlerim kapalı göğe bakıyordum. sonra aniden rüzgar hafifçe esmeye başladı. milyonlarca çimin arasından süzülen rüzgarın tatlı sesiyle gözlerim kapalı göğe bakıyordum. huzurluydum. sanki üç yıl sonra ona kavuşmuş gibi huzurluydum. çim. toprak. gökyüzü. rüzgarın sesi. hepsi üç yıl sonra o'na kavuşmamdı. kavuşmamız kadar huzurluydu. ona bakıyor, onu hissediyor, onu dinliyordum. sonra sıcacık hissettim. sıcacık. gözlerimi yavaşça açarken, göz kapaklarımdan içeri süzülüyordu. ışıl ışıldı. orada, tepede, yukarıda. gülünce küçülen güneş bana bakıyordu. ellerimle gökyüzüne uzandım. ellerim sıcacıktı. bana ışıl ışıl dokunuyordu. 

doğruldum. doğrulmamın vaktiydi. sıcacıktı. çıplak ayaklarımı çime basarak, avuç içlerimle çimden destek alarak doğruluyordum. sanki içimdeki tüm korku zemine dokunan her bir noktadan emilip gitmişti. gözlerim kamaşıyordu. içim kıpır kıpır olmuştu. içim içime sığmıyordu. enerji göğsümde, boğazımda, midemde gittikçe artıyor artıyordu. kendimi tutamıyordum. sonra bir baktım. koşuyordum. nasıl da koşuyordum. saçlarım belimden bir sağa bir sola deliler gibi sallanıyordu. içim içime sığmıyordu. koşuyordum. ona koşuyordum. ışıl ışıldı. sıcacıktı. o kadar çok koşuyordum ki. dakikalar dakikalar dakikalar. çimler sonsuzluğa gidiyordu. artık mavi gökyüzünü görmek mümkün değildi. ışığa bakarak koşarken artık hiçbir şeyi görmüyordum. gözlerimin önünde parladığını görüyordum. koşuyordum. koştukça içimin kıpırtısı bir nebze azalmıyordu. enerjim hiç bitmiyordu. o kadar çok koşmuştum ki, ne kadar da uçsuz bucaksızdı. ama ne kadar olduğunu anlamayacak kadar kör olmuştum ışıktan. sıcacıktım. yanaklarım sıcacıktı.

~  elleri hep alev alev. gözlerimi her kapattığımda, iki yanağımı kavramış gözlerimin içine bakıyor.

20221208

gelecek.

Yıllar sonra, tekrardan buradayım. merhaba.

birkaç gündür göğsümde bir acı var. yalnızlık mı. eksikliği mi bir şeylerin. bilmiyorum. arada sol tarafımdan omzuma ve koltuk altıma yayılıyor. kalbim mi acıyor. birkaç gün sonra biraz uzaklara gideceğim. o nedenle, biraz endişeliyim. sevdiklerim uzaktayken hep böyle oluyor. acı değil. melankolim. yanımdalarken bile böyle oluyor. onları çok sevmenin bir getirisi. fazlaca sevmenin. gitmek istemiyorum. gitmek zorundayım. uzaklar aynı zamanda öyle yakınlar ki. o, hele. o kadar uzak ki. öyle çok uzak ki. 

yıllar yıllar önce sorsanız, yıllar yıllar sonra nerede olacaksın. kiminle olacaksın. nasıl olacaksın. öylesine hırslıydım. öylesine umutlu. öylesine.. umutlu.. yıllar yıllar önce, yıllar yıllar sonrayı görebilseydim ufak bir pencereden, bunun için mi derdim. bunun için mi. onca çaba, onca umut, başarı, istek, tatminlik, koşmak. çok koşmak. nefes nefese koşmak. günler boyu, haftalar boyu koşmak. hal bu ki en büyük hatam hep geleceği düşünmekmiş. yıllar yıllar önce de. şimdi de. gelecek. gelecek. gelecek. gelecek. o sadece gelecek. peki ya bugün? bugün senin geleceğin. bunu kendine hiç tekrarlamadın. tek derdin kendi ayakların üzerinde durabilmekti. ölene dek. son nefesine dek. en iyisi, en başarılısı, en eni. en kötüsü de bu alışkanlıktan hiç kurtulamamak. geleceği düşünmekten bugünü yaşayamamak. kendime nasıl dur diyeceğimi bilmiyorum. yapamıyorum. sürekli hayaller kuruyorum. hayaller.

şuan yaşadığım mutsuzluk değil. kendimi hayal kırıklığına uğratmam. hapiste gibiyim. çıkmak istiyorum ama çıkmak için hiçbir şey yapmıyorum. kafamdaki alternatiflerin doğru kararlar olup olmadığını kafamda sorguluyorum. durmadan sorguluyorum. her an her gün düşünüyorum. düşünüyorum. düşünüyorum.

kocaman bir aile istiyorum. mutlu çocuklarla, sevgiyle dolu kocaman bir aile istiyorum. fakat henüz kendi kendime mutlu olmadan bu mümkün olmayacak. kendini toparla. toparla. toparla.


~ her şey daha iyi, daha güzel olacak. olacak. gelecek. gelecek. gelecek. gelecek..

20221129

neş.

Ateş gibi yanıyordum. boğazım ateş gibi yanıyordu. yanaklarım ateş. kalbim parmak uçlarımda zonkluyordu. nasıl da istiyordum. nasıl da. istiyordum. nefes alıyor.. veriyor. al. ver. nefes nefeseyken gözlerim yuvalarında alev. bir kere yutkundum. boğazımdan mideme sıcacık bir yutkunuş. tekrar nefes al. sıcacık hava, soluk borumdan aşağı. soluk borumdan yukarı. ver. al.

hep almak istiyordum. hep alabilseydim keşke. hep alabilmek. sonra dudakları. aniden dudakları. bir kez daha yutkundum. sıcacık yutkunuş. sonra dudakları. şaşkınlık ve sıcaklık. şaşkınlık ve ateş. neden şaşkınlık? inanabiliyor musunuz. dudakları ve dudaklarım. iki dudak aynı derecede ateş olabilir miydi. olmuştu. birine dokunduğunuz son anı düşünün. o dokunuş ve o sıcaklık. bunca aynı olabilir miydi. şaşkınlık, aah.. şaşkınlık. sonra dudakları. sonra da. hikayenin geri kalanı öylesine fransızdı ki.

20200413

ışılyan

Baştan uyararak başlamak isterim, pek iç açıcı olmayacak söyleyeceklerim. bu aralar, içimde hep bir kötüye değiniş, hem bir olumsuza gidiş varken zorla nefes aldığımı kabullenmiş bulunmaktayım. bu sene sonbahar bana bir dolu acı getirdiğinden yaşanmışlıklara değinmenin iki yönü olsa da ben kötüye değinmek isterim.

eğer yaşanmışlıklarınız var ise, hatırlayınız, tam unuttuğunuzu, düşünmediğinizi sandığınız vakit sıcak bir gülümseme gibi karşınıza çıkıverince. anlıyorsunuz. kin tutan bir insan olamadığınızı. zaman acıyı geçirse de izlerin sizinle nefes alıp verdiğini öğreniyorsunuz. o görünmez izler, vücudumu sarmalamış gibi hissediyorum son zamanlarda. bazı zamanlar, varlıkları hatırımda değilken öylece yaşayıp gidiyorum. fakat vücumun her bir yanındaki saydam izler, orada olduklarını hissettiğim an yepyeni açılmış bir yara gibi zonkluyor. bu sıralar, izlerin yükü çok ağır geliyor.


~ o, yanarken, bu dünya için fazla ışıldıyordu. 

obenzer

Gözlerim kapalıydı. güneşin tatlılığı inatla göz kapaklarımdan içeri süzülmek istiyordu. o an hiçbir şey düşünmüyordum. güneş hücrelerimdeydi. zihnimdeydi. tenimdeydi. henüz bilmediğin bir şeyi düşünemezdin. tıpkı bir fikri öpmeye çalışmak gibi. bir fikri öpemezsin. onun yüz hatlarına ulaşmayı istemek. gülünce küçülen gözler ne kadar da geçmiş'ti. o an hiçbir şeyi düşünmüyordum. bunların hiçbirini düşünmüyordum. oysa ki şimdideyim. şu an'da. gözlerim böylesine nemliyken ve göğsüm onun yokluğuyla nefes almamı zorlaştırırken o ana gitmek istiyorum. bu kadar umutsuz bir romantik olmanın verdiği melankoli. anlamıyordum. insanlar birbirlerini bu duygularla sevmeden nasıl her gece yan yana uyuyabiliyorlardı. anlamıyordum. o'nun var olduğunu biliyorum. o nerede bilmiyorum. tam yirmi dokuz yıldır o'na ulaşmanın hissine ulaşmanın yoksunluğunu yaşıyorum. bu acı. bu gibi anlarda beni öylesine korkutan. o'nun var olduğunu biliyorum.

her şey yok olup yalnız o kalsa, benim varlığım yine devam ederdi; her şey yerinde kalıp yalnız o ortadan kaybolsa, dünya bana büsbütün yabancı olurdu.

~diyordum ki, ruhlarımız. her neden yoğurulmuşsa ikimizinki de aynı.

20181109

papatyalar

"Hayır, hayır. O kadar önemli bir şey değil, gerçekten. Gelmene gerek yok. Hayır, sorun olacağından değil sadece gereksiz olduğunu düşünüyorum.. Evet. Bugün bile olabilir."

Bu dördüncü arayışı ve aynı cümleleri kurarken gerçekten sıkıntı duyuyorum. Ciddi anlamda bir kriz daha geçirebilirim. Aslında dün başıma gelen olayı tam "kriz" olarak nitelendirmem doğru olmaz. Belki şiddetli bir ağrı. Fakat kesinlikle kriz falan değil.

Kalbimle ilgili problemlerim ta ilkokul dönemime dayanıyor. Bunun ne kadar ciddi bir sıkıntı olduğunu tahmin bile edemezsiniz. Hayır, bana çok acı çektirdiğinden değil. Çevreme verdiği gerginlik ve gereksiz üzüntüden dolayı. Hasta psikolojisine hiç girmedim. Ailemin içinde bulunduğu psikoloji, açıkçası kendimi düşünmekten çok onları üzmemek için çabalamaya itti beni. Bu durumdan kurtulmak zor çünkü mesele kalp olunca durumun tamamen çözülmesi gibi bir olasılıktan bahsedemezsin. Dıştan bakıldığında oldukça sağlıklı ve yaşıtlarıyla uyumlu bir görüntüm olabilir fakat sürprizin ne zaman geleceğini kestirmek mümkün değil.
Ama üzülmeyin. O kadar da çaresiz değilim. Kendimi bir şeylere fazla kaptırmamam gerekiyor. O kadar. cık..


"Lütfen artık endişelenmekten vazgeç. Şimdi kapatmam gerek, babam beni bekliyor."

Önceleri çevreme pek belli etmediğim küçük sızı ve ağrılar vardı. Beni ciddi anlamda şaşırtan bir haber almamla ilk krizimi yaşadım. Annem ve babamın ayrılma durumu o zaman benim için gerçek bir şok haberiydi.
Babam odaya girerken yüzümün oldukça kızardığından eminim çünkü kendimi ciddi bir suç işlemiş gibi hissediyorum. Yüzündeki ifadeden kaygı ve sinir akıyor. Siniri tabiki bana değil. Ne zaman öyle oldu ki?


"Tatlım kendini nasıl hissediyorsun? Eğer iyiyim diyorsan hemen şimdi eve gidebiliriz. Doktor istersen bir-iki gün rapor verebileceğini söyledi. Belki bir süre okuldan uzaklaşmak istersin.."


"Hayır, gerçekten. Bu çok gereksiz." Utanıyordum. Yeterince sorun olmuştum zaten uzatmaya ne gerek vardı ki? Kendime gelir gelmez eve koşabilirdim. İnsanların fazla ilgisinden hoşlanmıyorum. Buna alışkın olduğumdan değil. Tam aksine. Babamla yalnız geçirdiğim yedi seneye şöyle bir baktığımda en çok hoşuma giden şey ikimizin de birbirimizin işine burnunu sokmaması. "Peki." Tek kelime. Çok fazla mızmızlanmama gerek yoktu. Babam beni son derece iyi tanıyordu.


Eve doğru giderken bir şeyden oldukça emindim. Bay telefondaki kaygı beni kapıda bekliyor olacaktı. Belki elinde bir demet.. papatya olabilir. Evet.
Bay telefondaki kaygı gerçekten kapıda bekliyordu. Fakat elinde bir buket gülle. Igh. Her şeyin başlıca nedeni, en klişe şekilde geçmiş olsuna gelmiş havasındayken bir yandan babama ne diyeceğimi düşünüyordum. Bir açıklama gerekiyordu.

"Merhaba.." Ürkek bir gülümseme. "Eve döneceğini söylediğinde seni burada beklemeye karar verdim. Sürpriz olur diye düşündüm." Ürkek bir gülümseme daha. Babam arabanın orada bir şeylerle uğraşıyor gibiydi. Bay telefondaki kaygı'yı pek umursuyor görünmüyordu. Tekrar ona döndüğümde gözlerinde ciddi bir samimiyet aradım. Ama orada sadece beklenti vardı.

"Teşekkür ederim." Çiçekleri aldım. "Biraz yürüyüşe çıkmak ister misin?" Şaşırdı. "Emin misin? Henüz yeni.." Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. "Hayır, önemli değil. Kendimi gerçekten iyi hissediyorum."

Eve döndüğümde babam buzluktaki köfteleri kızartmaya koyulmuştu. Ellerimi hızlıca yıkadıktan sonra yanına koşup patatesleri doğradım. Bir tencere makarna suyu koyduktan sonra televizyonun karşısına geçerek yemeğin pişmesini bekledik.

 
Akşam yatmadan güzel bir duş aldıktan sonra kendimi doğrudan yumuşacık yatağıma attım. Tüy kadar hafif hissediyordum. Bay telefondaki kaygı birkaç günlük melankoliden sonra kendine gelecekti. Büyümek için zamana ihtiyacı vardı.

 
Ertesi gün okula büyük bir keyifle gittim. Bir gecelik hastane tecrübemden dolayı ziyarete gelemeyen arkadaşlarım kaygılı gözlerle beni bekliyordu. Dersten sonra Arka Bahçe'ye gittik. Açık büfe tadında self-servisi seven gençliğin en uğrak yeri.. Hiç utanmaksızın -ki neden utanayım- tabağımı yemeklerle tepeleme doldururken o kalabalıkta tatlı büfesine ulaşabilmek için ciddi kişisel çaba harcadım. Tabağımda tatlıya yer kalmadığını kabul etmemek için direnirken "bay utanmadan sırıtan" salata reyonunda boy gösterdi. Tabağıma sırıtarak bakması beni rahatsız etmişti. Ona burun kıvırıp kasaya yönelirken göz ucuyla tatlılara saldırdığını gördüm. O uyuz çatalıyla sanat eserlerini telef ediyordu. Paramı öderken karşılaştığım birkaç arkadaşla lafa daldım. Masaya döndüğümde bay utanmadan sırıtanı yerimde oturur buldum. Kızlarla gayet hoşsohbet bir vaziyetteydi. Gözüm seyirmeye başladı. Hiç istifimi bozmadım. Zaten tabağımı karşıma alır almaz tüm dünyayı unuttum. Her şeyi silip süpürdüğümde mutlu bir şekilde sırtımı sandalyeye yasladım. Dinlediğim kadarıyla bay utanmadan sırıtan başka bir üniversitede okuyordu. Kızlar burada zaman geçirmek için bir şekilde onu kampüse sokmayı başarmıştı. Yurtta kaldıklarından ötürü veletle durağa gitme görevi bana verilmişti. Babamın daha dersi olduğundan ve eve çabuk varmak istediğimden durumu kabullenmek zorunda kaldım. Bay utanmadan sırıtan trenle gitmeyi teklif etti. Bu istasyona gitmek için kampüsün bir kapısına yürümek zorunda olduğumuz anlamına geliyordu. Açıkçası çok şirin bir veletti. Ondan ciddi anlamda hoşlanabilirdim. Yol boyunca oldukça keyifli sohbet ettik. Sinemayla ilgileniyordu. Neredeyse binden fazla film izlemiş izlenimi verdi bana. Oldukça tecrübeliydi. Sevdiği yönetmenlerden ve repliklerden bahsederken kendinden emin fakat hayal aleminde gibiydi. Beni resmen büyüledi. Birgün çektiği bir filmde oynayabilirmişim. Buna güldüm. Gülüşümle ünlü olabileceğimi söyledi. Kızardım. Sempatikliği insanlar çekici bulur, dedi.


Eve vardığımda çok gülünç bir mutluluk vardı içimde. Aşık olmuştum. Ne yazık ki o yarın okuduğu okula geri dönüyordu. Daha doğrusu ülkeye.. Birkaç yıl boyunca gelmeyi de düşünmüyormuş. Gülerek ekledi. "Fakat son yarım saatte kafamı son derece karıştırmayı başardın." 

Yalandan kim ölmüş?

Bazen her şey sizin bildiğiniz filmlerdeki gibi sonlanmaz. Ama merak etmeyin dramatik bir son da yok. Sağlığım gayet yerinde. Sadece.. Kalbim kırık.

20171129

hüzün.

Yazmak, hüzünlendiğim zamanlar, midemde hissettiğim o tuhaf kıvranma hissini hep bir nebze azaltmıştır. ya da durgun ve doğal zamanların sakinliği fazla gelince atıyorum kendimi buraya. fakat mutluluğu yazarak paylaşmıyorum. mutluyken içim içime sığmıyor, ben de taşanı sevdiklerime paylaştırmak istiyorum. bugün hüzün var içimde. onu yüzünde üzgün bir ifadeyle bıraktığım her an için üzülüyorum. o an içimdeki huzursuzluğun ona güzel şeyler söylememi engellediğini düşündükçe hüzün doluyor içime. onu seviyorum. keşke hep mutlu olsa. huzur versem ona. onun kahverengi tonlarına dokunurken hissettiğim bütün güzel duyguları, parmak uçlarımdan tenine göndermek istiyorum. içimdeki huzursuzluğa yenik düşemem, tekrar olmaz. olacak mı. olmayacak. o kim bilmiyorum.

sorsan ikimiz de maviydik. ama birimiz deniz, birimiz gökyüzü. anlatabildim mi?

20161007

yeşil.

tam hatırlayamıyorum, yedi yaşında ya var ya yoktum.

"çok yeşil.."


uykumda sayıklar dururmuşum.


annemden ayrı geçirdiğim ilk kocaman yaz'dı. bilmemkaçmetrelerce yükseklikte, gözün alabildiğine yeşil. tahtadan, taştan bir ev. güneş battıktan sonrasını hiç hatırlamam. sanki hep gündüz vaktiydi. o kocaman yaz boyu, çok yalnız hissettiğimi hatırlıyorum. elimde ahize, döktüğüm gözyaşlarını. içime öylesine oturmuş. ipiçime. aslında, kimi zaman çok da mutluydum. tüm günümü kelebek yakalayıp onlara yaprak beslemekle, çamurlara bata çıka ormanda gezmekle geçirirdim. parmak ucu kadar dağ çilekleri toplardım. dünyanın en güzel tadına sahip çileklerdi. ama bir yandan hüzünlüydüm de. garip birkaç aydı işte.


mavi huydur ya bende. masmavi bir ruhla çıktı karşıma. bir de, mis gibi mavi kokuyor. fakat gözleri yeşile bürünmüş. nadir ve çok yeşil. içime işliyor. o'nu ilk gördüğüm an anladım. hep anlarım diyordum ya. işte, öyle anladım. hani kirpiklerinde ıslaklık diyordum. ıslak değillerdi. uzundular. gülümsedim o'na. gülümsememe karşılık verdi. gülünce küçülüyordu gözleri. öylesine tatlı. gülümsememek elde mi. gözlerimden taşan alevi farketti mi, merak ediyorum. hal bu ki, ben, böyle hissedeceğimi hayal dahi etmezdim. yanaklarım kızarmıştır mutlaka. yüzüm sıcacık oldu da, farketti mi bilmiyorum. o bunu benim hayallerimdeki gibi algıladıysa da, aslında, o'na öylesine bir hayal kırıklığıyla baktım. şimdi günler geçiyor, onu kerelerce görüyorum. sevgim büyüyor. bir yandan da öylesine kızıyorum. bütün hırsımı bir bir çıkarmak istiyorum. git, demek istiyorum. git. sen başka gülümsemelere dokunmayı huy edinmişsin. pasparlak hediyelerini dağıtmışsın. kendi mutluluğum bile umrumda değil artık. o'nu öylece bırakıp gitmek istiyorum.


kimi kandırıyorsam. o'nu bırakıp gitmekten bahsediyorum. ne kadar aptalım. onca bekleyişten sonra bile, o'nu öylece bırakma planları kuruyorum. bensiz geçirdiği her bir günden nefret ediyorum.


kendimi susturmak istiyorum.


~ dürüst olmalıyım; öyle bir yönü var ki yeşilin, orada durup yaşayasım geliyor. yaşıyorum.


20151208

eftal.

gözlerini açtı aniden. ilk gördüğü şey otobüs camının üzerini kaplayan milyonlarca su damlacığıydı. etrafına bakınarak doğruldu. kaslarını hafifçe gevşetti. gökyüzü griydi. gözlerini kapattığında şeftali kokusu almıyordu. kalabalık bir şehrin kuzey hattında dolanan bir otobüsün insan ve nem kokusunu alıyordu sadece. uzun bir süredir aklının bir köşesinde örümcek ağları bağlayan anılar ve sözler. zamanında ona verilen sözlerden birini hatırlamıştı. artık kız çocuğu değildi. topuklu ayakkabıları, geç saatin verdiği yorgunluğu örten makyajı ve fönlü saçlarıyla işten eve dönüyordu. şeftali ağaçlarıyla kaplı koskocaman bir bahçenin yerine şimdi anaokulu olan bir bina dikilmişti. oradaki kız ve erkek çocukları şeftalinin nasıl koktuğunu başka türlü biliyordu. bahçede artık hiç şeftali ağacı yoktu.

~ ben şeftaliyi ısıra ısıra yerim, buna da şeftahali derim. 

20141208

mis-in.

ah duygular. bir bir birikiyorlar. taşıyorlar. yüzümün çok güldüğüne bakma sen. hangi gülümsemenin gerçek olduğunu nereden bilebilirsin. bilebilir misin. gülümsemenin nasıl koktuğunu. senin gülümsemenin.

~ senin o mis gibi kokan gülümsemelerin.

20141106

güneş.

Güneş gibi bir insanmış dediler. zıpırcık göründüğüne bakma, o iyiliklerle doludur. bir insanın ruhunu görmek isterseniz, gözlerine bakın. bakarken görün. insanlar o gözlerde, çok şeyler saklıyor. kimileri yalvarıyor bakışlarında. yardım, bir yardım. içinde öylesine acılar, pişmanlıklar. hepsini silip atmak, atarken sırtladığı onca yükü kaldırabilmek için elinden tutacak birine duyduğu ihtiyacı haykırıyor. kimilerinin elinden tuttuğum doğrudur. dayanamayıp. dayanamamayıp. evet işte, ben öyle bakışlar gördükçe, pek dayanamıyorum. öylesine yoğunlarken. acılar hep içimde, sanki bendenmiş gibi. paylaşalımbitsingibi. ama öğrendiğim şu ki, öylesine acılar paylaşarak bitmiyor. yayılıyor. yayıldıkça çoğalıyor. benim içimde büyüyor. içimi büyütüyor. sonra bir hüzün seli alıp başını gidiyor.

Güneş gibi bir insanmış dediler. inanıyorum. güneş gibi bakışları, görüyorum. fakat düşünüyorum, onca acılı insandan sonra, güneş gibi ışıl ışıl bakışlara hazır mıyım. mutluluğu mu unuttum. neden reddediyorum. neden istemiyorum. korkuyor muyum. lanet olsun bu seneye. lanet olsun geçen seneye. lanet olsun yirmiüçyaşına. lanet olsun. lanetler olsun. doğduğum günden beri başkalarının acılarını sırtlarken, kendi acılarımı içime atmış olmama lanetler olsun. kimselerle paylaşmamış olmama. ömrüm bu kadarmış demek ki. daha fazla gidemiyormuş. ben otuzu bulurum derken, sağlığım elverir mi. bunca acıyı, şu ufacık vücudum kaldırır mı. ne kadar kaldırır. eskiden lanet okumaya korkan ben. bana neler oldu, bilmiyorum. bana neler oluyor, bilmiyorum. çok mu kötü şeyler oluyor. allahım bana neler oluyor. aynaya bakmaya korkuyorum. kendi gözlerimde, onca acıyı gördüğümde, neler olacak. korkuyorum. birine onca acıyla bakmaya korkuyorum. beni görmesinden korkuyorum.

Güneş gibi bir insanmış dediler. öyle sanırım. güneş gibi bakışlarını unutamıyorum. biraz daha baksam ben de kapılacaktım biliyorum. merak ediyorum, gördü mü beni. gözlerimden görürse ya beni. içimi görürse. bir ben daha olması mümkün mü şu dünyada. beni nötürler mi. birbirimizi aydınlatır mıyız. ben, o henüz tam gelmeden, gittiği günün ertesi gibiyken.

"Herkes
Biraz olsun gecikirdi..
evine,
sevgilisine,
yalnızlığına.."

Çok mu geciktin, güneş. çok mu.

20140503

manilüle.

Öylesine emin konuşmuştu ki. ürperti ensemdeki tüylerin her birine baştan uca yayıldı. ağzından çıkan sözler bir kenara, gözlerindeki keskin kararlılık ve bakışın altında ezildiğimi hissettim. 'aşk, yeryüzündeki bütün aşklar, dudaklardan döküldüğü an yarım kalmaya mahkumdur', diyordu. içinde yaşadığın her an, aynı zamanda nasıl onca acılıyken bir o kadar güzelse. öyle kalmalıydı. bense, bu sözlerin doğruluğuna henüz erişebilmiş değilim. aşk, sevgi. yarım bırakıyor olmak, yarım kalmış anlamına mı gelirdi? sözlerini doğru özümsediğime emin olamadım. etkisini her ne kadar fazla hissetmiş olsam da, emin değildim işte. eğer yarım kalmaktan kastı, bitmesinden önce vazgeçmekse. aşktan vazgeçebilir mi insan. bulmuşken, öylesine kolay olabilir miydi. hayır mı. peki, öyleyse bu bir aşk değil bir yanılsama demeli.

aklıma ne geldi. 

küçük bir kızken, çok eskiden, aşkın ne olduğunu merak eder, hissetmek isterdim. insanlar, neden durup dururken aşık oluyorlardı. durupdururkenaşık. gözleri farklı bakıyor, elleri sımsıkı tutuyordu bir başka insanı. ilgimi istediğim bir şeye yönlendirebilme becerimi ilk o zamanlar keşfetmiştim. ilginçtir ki, kendimi manipüle etme becerim yine kendimi hayran bırakıyordu. içimde bambaşka bir kız olabileceği gerçeği beni hep, hem korkutmuş hem de heyecanlandırmışken, kendimi o an ne istediğime verip düşünmemeye çalışıyorum. düşünmemeli zamanların tadı enfes. düşünmemeli zamanların kokusu mis. eskiden, sevdiğim adamın aklına geldiğimde iki elimin ve iki gözümün onu yaşamamaktan kurtarmasını dilerdim. öylesine saçma ve çocukça bir dileğe doğru, eski bir dosta duyduğum hislerden fazla bir şey kalmadı geriye. şimdi bir tek, ufacık minicik bir dileğim var. o da ağzında binlerce güneşin tadı.

çabuk ol vakit dar, uçaklar kalkıyor.

20140207

sersis.

- küs müyüz?
- hayır.
- eskisi gibi olabilir miyiz?
- ..

bir yaz günü tanışıp alıştığım fakat pek çabuk ayrılmaya mecbur olduğum bir insana veda etmiş gibi bir his yaşamıştım. alışma vaktinde hissettiğim onca güzellik. her geçen gün midemde uçuşan kelebeklerin kıpırtılarıyla gamzelerimin gıdıklanması. insan böylesine anlarda yaşarken, sonrasını düşünmüyor. işte o bir yaz günü öncesi, sonrasına öyle pek vakıf olmayan beni ne kadar düşünsem de hatırlayamıyorum. unutmak ve hatırlayamamak farklı şeyler. unutmak her ne kadar tercihim olsa da, nedense hep bir hatırlayamamak beni mahsur bırakmıştır. bugün, elimde güzel bir kitapla yatağıma uzanmış, üzerimde ince mavi battaniyem, sıcacık kaloriferime sırtımı dayamışken aniden o hissi tekrar yaşadım. onca sıcaklığın arasında, içime bir ürperti yayıldı. onca huzurum dağılıverdi birden. hissettiğim, hüzün değildi fakat gözlerim doluyordu. bunca duygulu bir insan olmaktan tiksiniyordum. hal bu ki, kendimi eğitmiştim. ya da öyle olduğunu sanıyordum. doğduğumdan beri yaptığım şeydi bu. öylesine sıkı bir disiplin, öylesine sıkı bir tembih. kendi duygularımın farkına vardığım ilk andan beri, kendi kendimi içine soktuğum sonsuz diyet. lanet olsun ki, kendi beynim kendini eğitecek kadar yeterli değilmiş ki, o ürperme bütün vücudumu sarıverdi. aniden. şimdi düşünüyorum da, sanırım kendimi çok fazla suçluyorum. çok fazla sınırlıyorum. kendi içimde sahip olduğum o hülyalı huzur sisinin arasına karışıp, bütün uzuvlarıyla, hararetle ve büyük bir inatla, o sisi dağıtan insanlara kötü şeyler söylemek istiyorum. fakat sonra, ister istemez sıkılıp vazgeçiyorum. 

bir yaz gününden bu yana, onca zaman geçmişken, onca güzel şarkıyla sisimi bulandıran insana atfederek, huzurumu bende bırakmasını fısıldıyorum.

20140126

pişmanlar.

Benimle şarkılarını paylaştığı sırada tanıştık. onu ilk gördüğümde dikkatimi çeken gözleri'ydi. sonra beyaz tişörtünün yaka kısmından sarkan bir çift kulaklık. gözleri sıcaktı ve gülünce küçülüyordu. mavi huydur bende, peki. ama mesele, mavilikleri değildi. o'nun gibi bakmıyordu. o kim bilmiyordum. hala da bilmiyorum. o zamanlar, ellerinde hiç olmamış olsam da kalbinde bir yer edindiğimi söyleyebilirim. ellerimde hiç olmamış olsa da, geçen her günümüz, arka planda çalan terry jacks şarkılarıydı. ve son vaktimizde, hiçolmadığımelleri'nden kayıp giderkenki kararsız duruşunu hiç unutmadım. sonraları pişmanlıklarla geldiğinde bile. anidenleriyle. çalkapılarıyla. çatkapılarıyla. sonra durdukyereleriyle. o, yağmurlu gecelerde kapımı çalan bir suçlu gibi, her seferinde aflar dilerken, bir zamanlar pek sahiplendiği kararsız duruşundan başka bir şey düşünemiyordum. 

sonra ne mi oldu. 

geçti. insan ne yaşarsa yaşasın, geçiyor. bazen öyle şeyler yaşıyor ki, sanki canı çıkmış gibisine. öylesine anlar. çıkan can gelir mi diyorsun. gelir. tıpış tıpış gelir. şu hayatta ölümü yaşıyorsun, o bile geçiyor. ille senin ölmen gerekmiyor. şimdi, şarkılar tekrardan çalarken kapımı, kendimi hayata bırakma kararı aldım. o'na da söylediğim şeydi bu. yanlış olup olmadığını bilmiyorum. sanırım, içinden geldiği gibi davranmak en iyisi. tek çekinmem, bir zamanlar yanında hissettiğim huzura tekrar erişebilmek kaygısıyken, elmalı turtalar ve çilekli pastalarla geçen günler yüzümü güldürüyor. ve şimdilik yeterli geliyor.

ama yine de bahara bir dilim mavi var, son çeyrek biraz hüzünlü olur. olsun.

20131225

battaniye.

Ev hali dünyanın en huzurlu hali. kaç gündür evim'deyim. ev hali'ndeyim. bol pijamalarım, dağınık saçlarım. ince bir battaniyenin içinde, dünyaları kurtarıyorum. kendimi kurtarıyorum. mutfağa bile o battaniyeyle gidiyorum. beni sarıp sarmaladığı, koruduğu hissi mi. bilmem. pek düşünmüyorum aslında, sadece sürekli içindeyim. oh. birkaç gün huzuru yaşamak güzel. yazık ki bu da bir sona erişmek üzere. mutluluk, nasıl dayanıksız. çok acımasız bir dönemden geçtiğimi itiraf etmeliyim. hayatım düzeninden öylesine koptu ki, hala kendimi bulmaya çalışıyorum. hala bir düzen kurmaya. her şey artık öylesine farklıyken, bir türlü uyum sağlayamamak. nerelere gitsem, kendimi ait hissetmiyorum. hiçbiryerlere ait değilim. şu ince battaniyenin dışında, koskoca yabancı bir hayat. öylesine bir hayat ki, nice planlarımı, hayallerimi yemiş yutmuş. çok yorgunum. ağlamaya mecalim yok.

kendimi arıyorken, olmaktan korktuğum yerdeyim.


al beni. ne yaparsan yap.

20131221

haz.

İnsanın aklına sarılmayagörsün. düşüncelerini, keskin ve sivri tırnaklar misali hatır hutur kazımaya. öylesine acımasız. düşünüyorum da ben. ben oldum olası ince çizgilerden haz etmedim. nefret etmekten haz etmedim. aşktan haz etmedim. gördüğüm rüyalardan, yaşadığım rüyalardan haz etmedim. yaşadığım rüyalardan haz etmedim. yaşadığım. inandığım. yaşadığım. haz etmedim. etmedim diyorum sana. etmedim.

insan aklını kendi kendine yitiyor.

hal bu ki, istediğin kadar haz etme sözlerini duyar gibiyim. rüyaların gerçek mi oldu. kabusların gerçek mi. baktığında gördüğün ile, görmek istediğin bir mi. gül. bol bol gülebilirsin. kazanan belli. ve kaybeden kimse yok.

neyse ki tanıyordum, elimden gelmiyordu.

unutmak ve hatırlayamamak farklı şeyler.

20131210

dilek.

Soğuk, iliklerime kadar yayıldı. ne kadar da soğuk. odamın havası yeterince ferahlamıyor bir türlü. kapatsam camı, nefes alamıyorum. odaya giren çığlığı basıyor. ama ben yeterince ferah hissetmiyorum hala. çok yazık. bugün çok nefret ettim. sanırım ondan böyleyim. içim öylesine nefretle doldu, hücrelerimden öylesine taştı. ateşler birikti içimde, atamadım bir türlü. nefret ne tuhaf duygu. böyle dolup taşıyor için, atmasan olmuyor. nasıl atsan, bilemiyorsun. tuhaf. neyse, ben öyle kolay kolay nefret etmem. malum sekizgünün etkisi diyelim. ama ne nefret ettim. durup durup seslendim, ama o bildiğin seslenmelerden değil. gün ki yıkımlar günü, ne desem boş şimdi. yıkılman'ın dileği. yakında, her şey bitecek. ve her şey bittikten sonra, herkes yokken biz oluruz. eğer bir yerlerde varsan, gel. sadece gel. biz uyumayalım.

erkes bir şeyler söyledi kendine göre, bir kadın döktüre döktüre susuyordu.

gümeç.

Bu aralar yaşadığım ebegümeci sendromuna değinmek isterim. evet, kişisel sendromum kendisi. her eylül sonrası sonbaharında yaşadığım periyodik dönem klasiği, bu sene de kasım ayında vurdu ne hoş. durum çok basit aslında. bazen bir ebegümeci bile sizden daha mutludur, bazen de siz bir ebegümecinden daha. yalnız söylemek istediğim benim bunu, bitaraflarımdanuydurduğum yok. nedense o koca darbeler hep bu dönemde vuruyor bana. ben de bu hale geliyorum.

bir insan için, ya giderse, dediğiniz an onu kaybetmiş oluyorsunuz.

Yetmiyor değil mi. bence de. daha uygunu, daha iyisi, daha güzeli. ortak yönler listesine bir artı daha. güzelmiş evet. nezaketli de. pek de güleç. seviyor beni. sanırım çok seviyor. acılar da dinlendi nasılsa.

~ en sonunda caddelere çıktım, kaynağından öptüm seni. yetmedi.

20131208

uyku.

Uyuyunca geçmeyen hisler var. sonra geçince uyuyorsun.

~ yıllardır uyuyorum.