20120923

çayio.

Sabahın altısında kendi kendime uyandım. boğazım acıyor. ben de kendime çay yaptım ve calcifer'ımla muhabbet ederken içiyorum. umarım hasta olmam, yoksa annem kesin beynimi ezer. bütün uyarılarına rağmen 'bir şey olmaz.' modundaydım kaç gündür. calcifer'la bir sürü şey paylaştım. umarım mit ajanı falan değildir. bu arada mutlu güneş desenli bardağım beni çok özlemiş. birbirimize birkaç dakika bakışarak gülümsedik. ona dertlerimi, mutluluklarımı anlattım. geçer, dedi. hangisi geçer bilemedim.


20120921

çıpkon.

Ankaranın feci yaz sabahları gibi bir sonbahar yaşıyoruz. ama sabahlar, eylül sabahları. odamın minik boyutlu balkonuna çıkıyorum çıplak ayaklarımla. annem görmeden. sonra tahta sandalyeme oturup, çıplak ayaklarımı demirlere dayıyorum. çınar ağacım büyüdü, koskocaman oldu. neredeyse balkonuma değecek. ellerimle yapraklarına dokunabileceğim pek yakında. işte ben böyle, parmaklarımı dayamışken soğuk demire, güzel güzel esmeye başladı. saçlarım uçuştu hafiften. gözlerimi kapadım. soğuk neredeyse bacaklarıma yayıldı. bir süre öylece oturdum, sonra girdim içeri.

seni bir gün tanısaydım ve sen var olsaydın elbet.

20120915

ankagri.

eylülde ankarayı seviyorum. her şehre bir renk verseler, gri olurdu ankara. taş kaldırımlar gri. gökyüzü gri. esen rüzgar gri. insanları gri. bakanlıkları, kızılayı gri. eskiden okullar açılırdı. sabah, erken saatte yataktan kalkmanın verdiği tuhaf hisle başlamaktı her güne. yorgandan çıkar çıkmaz iliklerime işleyen soğukla uyanmak. diğer çocuklar hep bekletir ama ben aynı saatte aynı yerde bir asker edasıyla beklerdim servisi. kollarımı vücuduma dolardım. gri rüzgar estikçe beyaz gömleğimin içine kadar erişir, kanımı dondururdu. ne kadar kalın giyersen giy. gökyüzü gri. boş sokaklar gri. sabahın o köründe güneş bile gri. ama hoşuma giderdi. iliklerime kadar severdim sabahları. o zamandan kalan alışkanlıkla, hala sabah erken kalkar giderim okula. babamla gitmek? bahane belki de. soğuk, gri, ankara. duyduğumda beni derinden yaralayan sözleri var birinin, donuk olmam. belki de doğrudur. belki de eylülde, ankarayımdır. donuk. gerçi bu günlerde hava hayli sıcak. ama gündüz. sabahları yine donuk, yine beyaz gömleğimin içine işleyen soğuk. ben, belki de hiç ankara olmak istemedim. kendim olmak istemedim. ankarayı hiç sevmedim. kendimi hiç sevmedim. belki de ben, sandığm gibi eylülde ankaradan bir parça değilim. belki de tek ihtiyacım, kulağıma bunun gerçek olmadığını fısıldaması birinin. dünya üzerindeki tüm çöllere, bir gecede, tonlarca yağmur yağarmış gibi. yapış yapış. reçel gibi. kayısı reçeli.

güve.

neden. bana sorup duruyor bazı insanlar. neden. çok basit aslında. bütün mesele, -n. nefret ettiğim. iğrendiğim. dibine kadar -n. sonuna kadar -n. lanet olasıca, rezil rüsva -n.
 
'sen bakma bu kadar hüzünlü şeyler yazdığıma, ben çok gülerim. ve gülerken hiç kimse yalan olduğunu anlayamaz.'

20120913

denge.

'..aşkım da değişebilir gerçeklerim de
pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
yan gelmişim diz boyu sulara
hepinize iyi niyetle gülümsüyorum hiçbirinizle dövüşemem.
siz ne derseniz deyiniz
benim bir gizli bildiğim var
sizin alınız al inandım
sizin morunuz mor inandım
ben tam kendime göre
ben tam dünyaya göre
ama sizin adınız ne?

benim dengemi bozmayınız.' - turgut uyar

20120911

kies.

Eskiler. eski eşyaları severim. eski binaları. eski sokakları. eski defterleri severim. eski kitapları. eski insanları. eskiler gelir durur aklıma böyle arada. hep bir hüzün hissederim, hep bir pişmanlık. hep bir mutluluk hissederim, hep bir heyecan. eski arkadaşları severim. eskiden gittiğim kafeyi özledim. eskiden orada yediğim tatlıyı özledim. eski kıyafetlerimi, eski hayatımı. eski okulumu, eski muhabbetleri. eski arkadaşlarımı özledim. ben yeniye hiç alışamadım be arkadaş. yeni sokaklara, yeni defterlere, yeni arkadaşlara. ben yeni insanlara hiç alışamadım. ben bu yeni hayata hiç.. bazen bir koku geliyor burnuma, binbir çeşit duygu. ya da tek bir duygu kaplıyor içimi. sanki o an dokunuyorum o kokuya, tenim dokunuyor. ruhum dokunuyor. koku ne kadar soyutsa, ruhum da o kadar somut. koku gülümseyince, ruhum gülümsemesine dokunuyor. mis gibi gülümsemek kokuyor.

bende tarçın, sende ıhlamur kokusu. yürürüz başkentin sokaklarında. - c.s

20120806

güvenöz.

sabahın dördünde özgüvensizlikten kıvranıyorum ve çığlık çığlığa bağırmayacak kadar gururluyum. odamdayım ve pencere ardına kadar açık. içeri süzülen tatlı esintiyi hissetmeyecek kadar bitkinim. sanki biri içimde konuşuyor. yalnız. yorgun. ona gözlerimi devirip, dil çıkarma hissini bastırmaya çalışırken gözlerim doluyor. ben de yatağıma uzanmış gecenin bitmesini bekliyorum. gündüz bilincine erişmek. belki o zaman daha net düşünebilirim. daha net görebilir ve bana 'dişlerin ne kadar büyük' diyen minik çukulata çocuğa, 'seni daha iyi yemek için' diye cevap verebilirim. sonra bir lokmada biter gider. işin kötü tarafı karnım doyduktan sonra farkına varacak olmam. insanlar günü güneşi özler. ben gecelerde yaşıyorum. ve kimi zaman bunu unutuyorum.

20120731

kimsecikler.

"gelmeye fırsatın yok biliyorum.
peki ya ben..
ben var mıyım?
ya da hakkımda bildiklerini sırala.
gelmiyor mu hiç bir şey aklına?
anladım.
konuşan gözler meselesi,
belki de konuşuyordur gözlerin ama ben gözce bilmiyorum ki;
sessizce biliyorum.
usulca biliyorum.
masumca biliyorum.
yapabildiğini bildiğin tek bir şey var ama nolur bu sefer ağlatma yüklemi.
peki ya sen..
sen var mıydın?
hakkımda bilmediklerine ağlarken.
yoktun.
gözlerinin konuştuklarını neden anlamıyorum merak ediyor musun?
çünkü;
onlar da yoklar."    
                               - cemal süreya
 

20120724

balkonpencere.

zamandan bıktım. penceremden dışarı bakıyorum. aslında tam olarak benim pencerem sayılmaz. ama bakıyorum ve zaman durmuş sanki. fransız tipi balkonlu bir pencere bu. ilgimi çeken bir manzarası var. gür ağaçlar var önce. gür ağaçların arasında, sarı bir apartmanın sıra sıra balkonları görünüyor. sonra ileri bakınca hep dağ. yeşillik. arada beyaz evler var ama o kadar yeşil ki dağ. beyaz evler etkisiz eleman gibi. hareket eden hiçbir şey yok. ne hava kararıyor. ne yapraklar hışırdıyor. sanki sonsuz gibi. sanki. bir keresinde, balkonlardan birinde bir kadın gördüm. hareket eden ilk görüntüydü benim için. çok heyecanlandım. zaman akıyormuş gibi oldu. sonra kadın bir sigara yaktı. üfledi. saçları kabarık ve dağınıktı. ama güzeldi. üzgün bir kadındı. üzgün kadınlar, güzel oluyorlar. ama hüzünlü. hüzünde güzellik olmasa da, güzellik biraz hüzündür bence.

ayrılık lâfları etme sevgilim, önümüz temmuz önümüz ağustos nasıl olsa.

20120719

tavlis.

Bir keresinde günlerden biriydi. alis arkabahçelerden birinde mavi tırtıl arıyordu. kabarık etekleri çalılara takıldıkça, kumaştan gelen yırtılma sesleri mavi tırtıl seslerine karışıyordu. derken gözleri kıpraşan bir yaprağa odaklandı. yaprağın yeşiline karışmış mavi. tırtıl mavisi. gözleri parlayıverdi aniden ve yaprağa yöneldi. fakat odağından kaçan asıl munisi fark edince durdu. altın bir saatin parıltısı. saati tutan eller siyah, tıpkı bu hikayeyi anlatan harfler kadar siyah idi. endişeli kulakları ve yorgun gözleri vardı. biraz da sinirliydi. halbuki tavşan dediğin beyaz, ıslak burunlu fakat mutlu olmalıydı. alis onun tırtıldan daha ilginç olduğuna ve saatin parıltısını takip etmesi gerektiğine karar verdi. öyle ki günün birinde kocaman bir kalenin, kocaman bahçesinde oturup çimleri selamlarken, çubuk kraker ve elmalı pasta yemişler, birbirlerine korkunç hikayeler anlatarak aniden esen rüzgara kapılıp gitmişlerdi. tehlikeli bir yola geldiklerinde tavşan alis'in ellerini kavrayıp sımsıkı tutuyor, alisin endişelerini alıp götürüyordu. dostlukları öylesine güzeldi kir her esintiyi bahane edip yapraklarını hışırdatarak şarkılarına eşlik ediyordu. bir keresinde günlerden biriydi. alis arkabahçelerden birinde tavşanı arıyordu. kabarık etekleri çalılara takıldıkça, kumaştan gelen yırtılma sesleri.. derken tavşan aniden karşısına çıkıverdi. alis güçlü bir çığlık attı. alisin yüreği ağzına gelmişti, sonra geri yuttu neyse ki. tavşan ona aptal kızlar gibi çığlık atmamasını söyledi. alis bu çığlığın kendine ait olduğunu söylese de, tavşan umursamadan onun aptal kızlara benzettiği yönlerini bir bir sıralamaya başladı. alis sinirlenerek tavşanın ponponunu koparırcasına kavrayarak çekiştirdi. sonsuz bir sinir küpüne dönen tavşan, alis daha sonra pişmanlığını dile getirse de, ona hakaretler yağdırıp durdu. sonra tehlikeli yollarda alisin elini bıraktı. alis yorulmuştu. öyle ki bahçeden ayrılıp evine döndü. orada gururunun duymayı kaldıramayacağı sözcükler yoktu. daha sonra alis minik bir şişede biriktirdiği tuzlu suyu biriktirip zengin oldu.

derdim ki "el ele gittiğimiz bir yolda sen git gide büyürsen benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar." / diyorum ki "gün doğsun bir arınayım istiyorum. güneş tozlu caddeler kaygılarım beni bir arıtsın istiyorum. işte tam böyle istiyorum." - t.u.

20120717

nankölata.

"yalnızken birine ihtiyaç duymanın nasıl bir şey olduğu"ndan korkmak meğer çok yersizmiş. tıpkı çukulatadan önceki sessizlik gibi. bir parçadan bir şey olmaz dersin. birkaç parça yersin. bir de bakmışsın alerji bütün vücudunu sarmış. sıkıyorsa geçsin de görelim. kendime on gün mühlet vermiştim. ürtiker mühleti. on'ca güne ihtiyacım yokmuş meğer. çukulatayı o kadar da sevmiyormuşum. çünkü çok düz mantığım bence bis kıymetlimis.

"insanlara, onları size nankörlük yapmaya mecbur bırakacak kadar büyük iyiliklerde bulunmayınız."

20120715

afilinta.

Çok afili bir gündü. havaifişekfestivali vardı burada. bir arkadaşım "filinta gibi veletlerle muhabbet ettik" diye bir tanımda bulundu. bence hepsinde aynı eksiklik var. sanki beyinlerinin bir parçası. bu yabancılar neden boş beleş gelir bana hep bilmem. bir tek o. dopdolu bir karakter bence o. öhm. ev baklavası mı özledim, nedir? neyse, ev baklavası fazla yiyince bayar. "snickers iyidir, açlığını yatıştırır."

“seni, bir gün tanısaydım / ve sen var olsaydın elbet.” a.f.

20120703

geceleyin, 00:55.

Gecenin 1inde kuzenim evde şarkılar söylüyordu. sesi şirindi. duştan yeni çıkmış ve mutluydu. bense onca zaman istediğim sıcak gülüşe, çukur yanaklara ve şemsiye altı sorunsuz yürüyüşe sahipken mutsuzdum. nedenini bilmiyorum. ama mutsuzdum. böyle gözlerim dolmuştu. böyle yüzümü buruşturarak kendimi çirkinleştirdim. böyle acı turta yemiş gibi. limonlu ama beklenmedik acı. beklenmedik şeyler başıma geldiğinden miydi, bilmiyordum. annem hep eksik dua etme derdi. dua değildi bu. rüyaydı halbuki. ama eksik rüyaymış demek ki. rüya gibi zaten, evet. çukulatalı rüya gibi. hep duygusuz olmak, duvar gibi olmak isterim. ama bir türlü olamadım. artık istemeyi bırakmaya karar verdim. hiçbir şey istemeyeceğim. sadece çukulata. bir parçacık çukulata. çok mu şey istiyorum acaba? bir de ben gece demeyi sevmem. geceleyin demesi güzel. geceleyin.

mutsuzluktan söz etmek istiyorum. dikey ve yatay mutsuzluktan. mükemmel mutsuzluğundan insansoyunun. sevgim acıyor. kimi sevsem, kim beni sevse." - t.u.

20120701

sonra.

~ kendime sonra çok önemli bir şey anlatacağım. unutturmayayım.


20120626

esbak.

Her zaman merak ettiğim bir şey var. insan, hani dalar ya bazen anılara. insanlar, eşyalar gelir gözünün önüne. o an, gördükleri yansır mı acaba göz bebeklerine. dikkatlice baksan görebilir misin. birinin gözlerinin içine baktığında, insanları, eşyaları görüyorsan, mutlu olabilir misin. bunu kanıtlamak isterken, hüzne boğulabilirim. ama belki o an, sadece ikimizin bir anısını düşünür o kişi. sanırım sadece o zaman mutlu olabilirim. deneyip göreceğim bir gün. seninle. sen kim bilmiyorum.

Sesinde ne var biliyor musun? Eski öpüşler var.' c.s.

20120623

o.

Gecenin üçünde bir insanı seviyordu. bir insanı sevmenin tek yolunun aşk olmadığını ona gösteren kişiyi. bakışlarındaki sıcaklığı seviyordu. onunla saatlerce sessiz oturabilirlerdi. onunla bir şemsiyenin altında hiç sorun yaşamadan yürüyebilirlerdi. onunla yağmurun altında saatlerce şarkı söyleyebilirlerdi. onun gülünce gözleri küçülüyordu; gülümsemesi yüzüne yayılırken, ifadesine bakmayı seviyordu. onun, o hiç beklenmedik varlığını seviyordu. yanaklarında oluşan çukurları da. onunla olduklarından daha farklı bir şeye ihtiyaç duymuyordu. sadece onun sonsuza kadar erişebileceği bir yerde olmasını istiyordu. onu sanki senelerdir tanıyordu. sanki asırlardır biliyordu. sanki doğduğu günden beri, ilk kumdan kalelerini birlikte yapmışlardı. sanki o, oydu. sözcüklere ihtiyaç duymadan, sadece bakışlarıyla anlaşabileceği birini isterken..

hala, o kim bilmiyordu. hala.

bilmiyordu.

"yalnızken birine ihtiyaç duymanın nasıl bir şey olduğu"ndan çok korkuyordum hani.

20120523

hasta.

Bu sabah uyandığımda üzerimde koca bir fil oturuyordu. üzerimden kalkması gerektiğini söyledim. yorganın içinde kıpraştım. kıvrandım. mızıkladım. kuyruğunu çekerek ona "şişko vs." diye sözler yağdırdım. bana mısın demedi. sonra biri mesaj attı. mesajı gören fil telefonuma davrandı ve benden önce mesajı okudu. burun kıvırarak telefonu bana verdi. cevap yazabilmem için üzerimden kalktı. sonra birlikte kahvaltı etmek için mutfağa yöneldik. çokpis kanka olduk. üzgünüm, ama fil o kadar büyük ve o kadar şirin ki. bütün kanka kontenjanını dolduruverdi. üzgünüm. ah. çok hastayım. çook.

20120513

reşatcemalgüneya.

Mevsimlerden kıştı. evin tüm ışıkları kapalıydı. salonda, yapay çamın üzerindeki renkli ampüllerden yayılan yeşil, sarı ve kırmızı ışıkların duvarda dans ettiklerini hatırlıyorum. ben o sırada mevsimler gibi bir kitap okuyordum. masa lambamın loş ışığında yatağıma uzanmıştım. evet kıştı. yüzüm de ateş gibi yanıyordu. kızarmıştı da muhakkak. ve ağlıyordum. çocuk gibi ağlıyordum. on altı yaşındaydım. okuduğum kitabın ismi Çalıkuşu'ydu. sabah başlamıştım ve kitabın sonuna yaklaşmıştım. baş kahraman feride, senelerdir doğup büyüdüğü yerden uzak, şehir şehir dolaşan bir öğretmen olmaya karar vermiş ve sonunda bir iki günlüğüne evine geri dönmüştü. bu çeşit bir yaşamı seçmesine neden olan adamla tekrar karşılaşmış ve onun tek bir kucaklamasıyla tekrar orada kalmaya karar vermişti. işte ben de bu yüzden ağlıyordum. çocuk gibi ağlıyordum. on altı yaşındaydım. mutlu olmuştum çünkü nihayet kavuşabilmişlerdi. şimdi o Ayla'ya şöyle bir bakınca kendi kendime sırıtıyorum. reşat nuri'nin görmüş geçirmiş bir insan olması gerekmez miydi. reşat nuri ve sürrealizmin izleri, diyorum kendi kendime. o görmüş geçirmişse, bu roman da neyin nesi ki. yine o akşama benzer bi akşamı yaşıyor gibi hissediyorum. yine benim. yine bir akşam. ama ne bu akşam bir kış akşamı ne de ben o Ayla'yım.

"Güldürmeye yetmeyen sevinçler" yaşıyorum.

20120415

halmut.

Babam kaç zamandır eve şu bir litrelik su şaşallarından alıyor. böyle dolapta biriktiriyoruz bir sürü, biri bittikçe öbürünü açıp içiyoruz lukur lukur. ben de hep odasında yaşayan karıncakız olduğumdan, odamda bir tane tutuyorum sürekli git gel yapmayayım diye. ama bir şeyin farkına varır varmaz çok fena oldum. içimi bir hüzün kapladı ki bu çok beklenmedik bir durumdu (!). mutlu güneş desenli bardağım. yalnızdı. kaç zamandır dolapta bıdıklıyordu bir başına. nasıl yalnız bırakabildim onu öylece derken açtım baktım ki. bıdıkbalık desenli ve zottiriktavuk desenli kupaların ortasında sırıtmaz mı. bıraktım kendi haline. ne hali varsa görsün.

20120403

fotofıt.

Ben küçükken fotoğraf makinesi öyle şimdiki gibi fıtfıt kullanılan bir şey değildi. herkesin makinesi de yoktu. insanlar "ayy, hadi bu anı fotolayalım.. sonra da face'e koyalımm" muhabbetine giremiyordu. fotoğraf makinesi, daha çok salondaki televizyon gibi bir şeydi. aileye aitti. genele hitap ederdi. özel günlerde film takılır, öyle fıtfıtlanırdı. birkaç poz falan. ben de küçükken çok severdim güzel anları. mesela artvin'e gittiğimizde, hep yalnız yürüyüşlere çıkardım ormanda. dağ evimiz vardı. evin arka tarafına bakan pencerenin çok güzel bir manzarası vardı. tahta bir pencere, böyle yukarı itilerek açılanlardan. eğer başını uzatırsan her yer yeşildi. "çok yeşil"di benim için. zaten oraya ilk gidişimde bir alışkanlık edindim. ne zaman güzel bir şey görsem, gözlerimi sımsıkı kapayıp açardım. sonra o görüntüyü hiç unutmamaya çalışırdım. resim kazınırdı beynime. beynimi fotoğraf makinesinin hiç bitmeyen filmi gibi görüyordum sanırım. ses çıkarmazdım, çıkıt falan. ne öyle. kıkırdardım sadece. bolca kıkırdardım.

20120327

proçiz.

midem bulanıyor. kışımsı baharın gelmesiyle, ankara yine yapacağını yaptı ve ani bir hava değişikliğiyle bütün bünyemi altüst etmeyi başardı. halbuki sabah oldukça hazırlıklı olduğumu düşünerek çıkmıştım evden. değilmişim meğer. "gündüz bunalıp, sabah ve akşam saatlerinde üşümektir ankara." gibi bir cümle kurunca, dünyanın en haklı tanımlayıcısı olduğumu hissettim. zaman dilimi olarak "bahar"ı da eklemek lazım tabi. bir de çok ilgisiz olacak ama bugün tandoğan'da çok güzel bir eylem vardı. yeni eğitim sistemi protesto edildi. yine şehir dışından gelen birçok otobüs ankara'ya alınmamış. her seferinde aynı şey oluyor. ne haklı insanlar bağırmaktan bıkıyor, ne de haksız devlet kuzularını sömürmekten. evet kuzu. başlarına da çok tatlı çobanlar veriyor, elleri copcoplu.

midem hala çok bulanıyor. yazınca geçer sandım, geçmedi. yazı yazınca bir sürü kötü şey geçip gidiyor içimcecikten. bir de hastalık için denemek istedim. genelde deftere yazıyorum, blog çok samimi gelmiyor da. bir de defterimin sayfa dokusu çok güzel. kalemin kayışı hoşuma gidiyor. kalem demişken, bu aralar ders çalışmak yerine, hep bir resim yapasım var. boş kağıt vermeyedursunlar elime. onlar kim bilmiyorum.

20120308

janburç.

biri bana başak burcuna hiç benzemiyorsun derse sinirim tepeme çıkma eğilimini gösterebilir. saçma evet. burç da neymiş sonuçta. bir kalıba girmenin manası yok. ama başak burcu olmayı seviyorum. dünyanın en süper en janjanlı burcu bence. öhm. deli miyim neyim.

yalmar.

Geçen bir grup mimar, "blog yazarları genelde yalnız insanlar" diye bir fikir attı ortaya. bir sessizlik, bir ciddiyet oluştu bu cümlenin ardından. haklılar mı acaba dedim. acaba yalnız bir insan olduğumdan ötürü mü yazıyordum ben de. yalnız olmakla neyi kastediyorlardı. bazen yalnızlık hissettiğim yazılar yazıyordum. doğru. konu iyice derinleştikçe, onların yalnızlık kavramıyla benimkinin örtüşmediği kararına vardım. bana göre başkaydı. ne tür bir ortamda olursam olayım kendi düşüncelerime dalınca kopmaktı mesela. diğerleri kadar, ortamın coşkusuna hiçbir zaman tam anlamıyla kapılamamaktı. günün en huzurlu anını, odamda bir başına geçiriyor olmamdı. böyle birbaşına olduğum zamanlarda, sadece anıları, arkadaşları düşünmenin beni mutlu edebilmesiydi. en sevdiğim kitaplardan, artık ezbere biliyor olsam bile, ilk kez okurkenki kadar zevk almamdı. evde içim sıkıldığında müzikçalarım ve hızlı adımlarımla mutlu olabilmemdi. yaz mevsiminden her ne kadar hazzetmesem de, yaz sabahları erken saatte balkonuma çıkıp, çıplak ayaklarımı demirlere dayayarak güneşin ağırmasını beklemekti. çok sık gelip giden tatlı krizlerimi bastırmak için yaptığım kremalı çilekli pastalardı. tırnaklarıma ojelerle şekiller yapmaktı. böyle düşününce, yalnızken cidden mutluyum, dedim. kendi kendime yetebiliyorum demek ki. bağımsız mutluluk. peki ya bağımlı olmak nasıl olurdu acaba? bir gün ille ki bağımlı olacağım birine. insanım sonuçta. nasıl olacak peki. kocaman bir belirsizlik bu. benim için. ne yaparım bilmiyorum. huzurum kaçar diye çok korkuyorum.

"yalnızken birine ihtiyaç duymanın nasıl bir şey olduğu"ndan çok korkuyorum.

20120220

düven.

her fırsatta korkularının üzerine giden bir insan olmak istemezdim. zayıf bir anımda beni yakalayacaklarından korkarım hep. o nedenle hazır yapabiliyorken, gidiyorum üzerine korkularımın. "düzen" korkutuyor beni. her şeyin bir kurala, bir kalıba göre hareket etmesinden nefret ediyorum. iğreniyorum. okulum, ailem, arkadaşlarım. her şeyi bir düzene koydum. çoğuna sorsanız, tanıdıkları en düzenli insanım ben. "güven"mekten nefret ediyorum. insanlara güvenmeden yeni bir adım atılmıyor. her yer, herkes güven istiyor. her hareketim. her kararım. bir merdivenden basamakları çıkmak, yolda yürümek. birine başından geçen bir şeyi anlatmak. güvenmeden bir şeylere, nasıl yaparsın. bir şeyler paylaştığımı mı düşünüyorsun seninle. sana da güvenmişim demek ki. güvenip attığın adım kaydırsa da ayağını, düşsen de, kalkıp devam ediyorsun. açtığın sırrı başkasından duysan, gün geliyor tekrar anlatıyorsun kendini insanlara. ama bir şekilde yaşamaya devam etmek zorundasın. en iğrendiğim en nefret ettiğim bu iki kavrama bağlı hayatım.

20120214

dokara

Biz kendimizi kaybetmiş, deliler gibi oynarken kar iyice hızlanmıştı. hem lapa lapaydı, hem de yumuşak yumuşak dokunuyordu tenimize. atkıdan şapkadan artan ten havuzunda buluşuyordu kar taneleri. Hızlı yağıyormuş gibi görünse de, yakından bakınca ağır çekim yarışıyorlar kar taneleri. milyonlarca tane nasıl da birbirine dokunmadan düşüveriyor yer yüzüne. yavaş yavaş. birike birike. gözlerimi birine takıp, takip etmek istiyorum. çıkıyor görüşümden sonra yeryüzüyle buluşuyor. ankara'ya kar çok yakışıyor. sonbahar havası gibi yumuşatıyor havayı. koşuşturmaktan, oynamaktan terliyoruz. şapkamı çıkarıyorum, bunaldım. sonra o ürkerek bakıyor koşarak eve giriyoruz. saçlarıma dikiliyor gözleri. gözleri ışıl ışıl. "Işıl ışıl.." diyor. anlamıyorum önce. saçlarımmış meğer. konan kar taneleri erimiş damla damla. pırlanta gibi ışıldıyorlarmış saçlarımda. dokunuyor saçlarıma. sonra kararıyor her şey. o dokundukça daha da kararıyor. dibine kadar kara. bütün renkler, görüntüler kara. bir yanda hislerimiz beyaz. hislerimiz mavi. hislerimiz kırmızı. çok fazla sıkılmadan, uzatmadan bırakıyoruz kendimizi biz de. ne olsun. ne olursa.

biz kimiz.