20130211

sakin.

Yaptığım planların benim dışımdaki nedenlerden ötürü bozulmasından nefret ediyorum. hayatını yaptığı planlar üzerine kuran ben, her seferinde elimden geldiğince detaylı düşünen, her koşulu göz önüne alan ben. hangi saat, hangi yer, hangi kişi. hepsi. hepsi. hepsi. ama bazen ne oluyor. her ne kadar kusursuz olursa olsun planım, başka sebeplerle yerle bir oluyor. bunu çözümlemenin bir yolu var. fakat 'be' planı denen şeyden hoşlanmıyorum. çünkü benim önümde tek bir seçenek vardır. süregelen koşullarla kendim için yarattığım en mükemmel seçenek. başka bir koşul olsa onu seçer, onu mükemmelleştiririm zaten. ama yarattığım o mükemmel plan, tamamen benim dışımdaki nedenlerden dolayı bozulunca çıldırıyorum. bu nedenle çıldırmış durumdayım şu an. biliyorum buna da bir çözüm bulacağım ve düzelteceğim. ne zaman düzeltemedim ki. ama şu an kendimi tutamayacak kadar sinirliyim. tabi, çok takıntılı olduğum konusunda eleştrilebilirim. doğal. çünkü planlarımın dışına çıktığım her seferde neler yaşadığımı bir tek ben biliyorum. eninde sonunda huzurumun nasıl kaçtığını. bu yüzden beni yargılamayın lütfen. bazen, gövdemi saran, sıkıca bir yerlere tutturulmuş sade bir iple ve sonra koca bir özgürlük hissiyle bırakıyorum kendimi yüksekten. planlarımla yarattığım o muhteşem koruma duvarından beni çıkaran o şey her neyse, o bir yerlere tutturulmuş ip oluyor. kendimi sadece onun verdiği güven hissine bırakıp atlayabiliyorum. düşerken heyecanlı, mutlu. sonra huzurlu. aniden yerlebir oluyor ama. o ip kopuyor ve beni düştüğüm çukurun dibinden kurtaran tek şey planlarım oluyor yine. o yüzden yargılamayın beni lütfen. sinirlerim çok bozuk. şimdi gidip başka mükemmel bir plan kuramayacak kadar yorgunum.

hayatım boyunca bu planlar silsilesiyle yaşayamayacağımı biliyorum, ne yazık.

20130202

çöklat.

Ben bir de yaptığı her şeyi neden bundan daha kusursuz ve mükemmel olmadı diye sorgulayan bir insanım. eskiden, çok eskiden, bunca takıntılı değildim. ama, özellikle son zamanlarda, tuhaf bir mükemmeliyet bulutu çöktü üzerime. bazen çok abarttığım vakitler, beyaz giyemiyorum mesela. kirlenince sinirim tepeme çıkıyor. hal bu ki ne de severim beyaz.

uzunca bir zamandır çikolata yemiyorum, tuhaf.

20130121

şeftahali.

Şeftali ağaçlarıyla kaplı koskocaman bir bahçeydi. rüzgar esmiyordu. yağmur yağmıyordu. güneş açmamıştı. iki minik çocuğun kıkırdamalarından başka bir ses, onlardan başka bir hareketlilik yoktu. erkek çocuğu, kız çocuğunun elinden çekerek ikisini birden boylu boyunca çimlere yatırdı. kız çocuğunun kabarık etekleri havalandı. minik bir çığlık attı. tekrar kıkırdamaya başladı. ve aniden sustu. erkek çocuğu dikkatle yüzünü izlerken, kız çocuğu yüzünü buruşturdu; "bugün hava hiç de umduğum gibi değil.". erkek çocuğu ciddiyetle yüzüne bakarken "önemli değil." dedi. kız çocuğu aklından, neden hep bu kadar ciddi olmak zorunda, diye geçirirken başını çevirip gökyüzüne baktı. şeftali ağacının yaprakları arasından, uçsuz bucaksız. ve gri. sonra görüntü aniden simsiyah oluverdi. erkek çocuğu boştaki eliyle kızın gözlerini kapatmıştı; "içine çek havayı". kız derin bir nefes alırken şeftali kokusu ciğerlerine doluverdi. dudakları yukarı doğru kıvrıldı. erkek kulağına yaklaştı ve fısıldadı; "şimdi gökyüzüne tekrar bak." ellerini yüzünden çekti. kız gökyüzüne baktı ve dudakları tekrar yukarı doğru kıvrıldı. sonra döndü ve boşta kalan eliyle erkeğin gözünün üstüne düşen bir saç tutamına dokundu. güldü. "artık o kadar da gri değil". ciddileşti, ve boşta olmayan eliyle sıkıca kavradığı erkek çocuğunun elini sıktı. erkek çocuğu ona iyice sokuldu ve burnunu yanağına değdirirken uyuyakaldı. kız çocuğu gökyüzüne bakmaya devam ediyordu. derken yüzünde bir damla nem hissetti. bir damla nem. yağmur.

20130105

ankagriki.

Ankara'da çocuk olmanın hissi, çok farklı bir his. bir istanbullunun bir izmirlinin burun kıvıracağı anılara sahip olmanın hissi. aslında, öyle pek fazla yeşillik bulacağınızı söylesem, dürüst olmamış olurum. fakat parklar var, yeşil. çocuklar parklarda oynar. ya da sokaklarda. gri kaldırımlar. gri bir şehir. sakin. ankara'ya sonbahar öylesine yakışır. saçları pastel tonlarda rengarenk yapraklardan oluşan, sakin ve hüzünlü bir kadın gibi. etekleri gri kaldırımlara, gri binalara bırakmış kendini. fakat ne zaman güneş açsa, yapraklar hafifçe esen rüzgarla hışırdasa, etraf ışıl ışıl olur. hüznün üzerine yeşil bir gülümseme oturur. ağaçlar hiç olmadığı kadar gür ve yeşildir. her mevsim gri ve yeşil, bir döngü şeklinde, öcünü alır birbirinden. sonra kızılayın bitmek bilmeyen kalabalığı. bahçelinin kafeleri. ve milyonlarca semti, hepsi oturmalık, yaşamalık. gezmelik değildir ankara. ankara sadece ankara'ya ait olanların şehridir. burada yaşamış ve büyümüşlerin. benimsemişlerin. bu sakinliğe alışmış ve bir parçası olmuşların. ankara'ya ait olmak, ankaralı olmak anlamına gelmez. ben ankaralı değilim. ama kendimi ankara'ya ait hissediyorum. içimdeki bitmek bilmeyen hüznü tarif etmek istersem eğer, yağmurlu bir günde ankara'da evimde odamdayımdır. sıcak çikolatam, birkaç adet kestane şekerim yanımda. ince bir battaniyeye sarınmışım, saçlarım dağınık toplu, ve yatağımdayım. elimde sevdiğim kitaplardan biri var. sırtımı kalorifere dayamışım. camıma vuran yağmurun pıt pıt sesiyle uyumlu bir şekilde, kelimeleri bir bir okuyorum. ezbere bildiğim satırları tekrar tekrar zihnime kazıyorum. yazarın hisleri bir bir doluyor içime. o an ben, her ne kadar en ideal ortama sahip olsam da, hüzünlüyüm. fakat bu beni mutlu eden bir hüzün. içimi boşaltırmışım gibi. elimdeki kitap bana her ne kadar hüzün verse de seviyorum. ankara'yı da bu yüzden seviyorum. başımı kaldırıp, pencereden dışarı baktığımda la vie en rose eşliğinde yağan yağmurun sesi, müziğe karışarak kulaklarımı dolduruyor. ve ben o kişinin bir yerlerde olduğu hissine kendimi bırakırken, aynı anda kitabıma dönüp zihnimi de kelimelere bırakıyorum.

20121216

öğütsever.

hiçbir zaman jane eyre kadar güçlü olamamışken, mutluluk yerine gururu seçmek mantıklı mı. ben insanların öğüdüne kulak asan biri olmadım hiç. keşke olabilsem. denedim defalarca denedim. istesem de olmadı. yaşayıp görmem gerekiyor önce. ne kadar ağır olursa olsun. bu sefer pek bir ağır oldu yalnız. öğüdü bizzat kendi ağzından dinlediğim insan tarafından; mutluluk beklerken yaşadığım ihanetten bahsediyorum. gardımı bırakalı aylarveaylar olduğunu hiç farkedememiş bir öğütsever. derken annem odamın kapısını açtı. kapı aralığından yüzüme bakarak ellerini uzattı ve minik kuş şarkısını mırıldanmaya başladı. kırmızı burnumu farketmiş olmalı ki bir adet tebessüm karşılığında kapıyı örttü ve gitti. yıllardır turgut uyar okuyorum. acıyor en sevdiğim şiiridir. sevgim acıyor derken hiç bu kadar derinden hissetmemiştim. tekrar nefes almak istiyorum. utanacak değilim duygularımdan. acıyor işte sevgim. göğsüm kopmuş gibi. böyle paramparça paçavra olmuş bir yerlerde.

'..mutsuzluktan söz etmek istiyorum
dikey ve yatay mutsuzluktan 
mükemmel mutsuzluğundan insansoyunun 
sevgim acıyor.'

20121209

sakura

Kadınlar acıdan zevk alırmış. çoğu kadın bu cümleyi ilk duyduğu an savunmaya geçebilir. fakat beni bir düşünce sardı, kendi içime dönüp bakmama neden oldu. genelleme yapılmasından hoşlanmam. özellikle kendim hakkında. neden özellikle hoşlanmadığımdan her ne kadar emin olamasam da, bu genelleme benim açımdan oldukça düşündürücü. ne çeşit bir acıydı? duygusal acıyı hissetmek bazen beni kendime getiriyor, bunu kabul edebilirim. ama bu acı istediğim anlamına gelmez. aşkın verdiği acıyı hissetmeyeli sonsuzdanberi gibi ve ben artık bunu hissedebileceğimden bile emin değilim. 

kiraz ağaçlarından ne yaparsa ilkyaz, onu yapmak istiyorum senden.

20121205

sözler.

Yanıbaşımdayken bile mesafelerce uzakta gibi. uzanıp dokunsam belki de kavrardı ellerimi. düşünme dedim, bak ileriye. hal bu ki düşündüm sonra. gözlerimi kaydırıp gizlice baktım profiline. saçları dalgalı biraz. sonra dudakları. ve teni beklenmedik sıcak. ne kadar çok bakarsam, o kadar uzaklaşıyor gibi. sonra tuttu ellerimi aniden. hem de sıkı sıkı. sevdi parmaklarımı, inceden okşarken. ben incelerken farketmiş meğer, kaygılı ifademe dokunmak istemiş. sonra gözlerime baktı, derin. kulaklarıma fısıldadı, alçak kadife sesiyle. ama ben aniden sıkınca ellerini, tırnaklarım batıverdi etine. katmanları birer birer deldi, kanattı. önce ellerini çekti. sonra aşık olduğum çehre uzaklaşmaya başladı. sözler sözler sözler duyuyordum. çehre ufacık beyaz bir nokta olana kadar etraf karardı. sözler büyüdü. sözler iyice kararttı etrafı. gözlerimi kapatıp çehresini tutsam da zihnimde, kulak zarlarımı deliverdi sözler birbir. içime doldular, birbir. büyüdüler. sözler taşarken dayanamadım. bilincimi kaybedince, çehre de yokolup gitti.

ikimizi düşünürdüm hep. yemyeşil çimlerin üstündeyiz, uzanmışız. el ele tutuşmuş kapatmışız gözlerimizi. ben ona şarkılar söylerken o gülümseyip uykuya dalarmış. hayatta kimsenin, hiçbir yerin vermediği huzuru bulmuşuz gibi. o ve ben. birbirimizin varlığına şükrederken, bahar gelsin istedim sadece. o kim bilmiyorum.

birkaç kere sabah oldu sandım, değilmiş.

çiman.

İkimizi düşünürdüm hep. yemyeşil çimlerin üstündeyiz, uzanmışız. elele tutuşmuş kapatmışız gözlerimizi. ben ona şarkılar söylerken o gülümseyip uykuya dalarmış. hayatta kimsenin, hiçbir yerin vermediği huzuru bulmuşuz gibi. o ve ben. birbirimizin varlığına şükrederken, bahar gelsin istedim sadece. o kim bilmiyorum.

 tanım yaparken acımasız olmayı beceremedim bir türlü. evet, sorun bu.

20121129

yağduş.

Sanki dünya duş alıyormuş gibi bir hava var. şiddetle yağan yağmur ıslattıkça, toprak kokusu iyice yayılıyor etrafa. denizin üzerine düşen her bir damlanın yarattığı ses diğerleriyle buluşuyor. o usulca. diğeri uyurcasına. o diğeri'nin yanına süzülüyor ve sesleniyor "uyuyor musun?", diğeri cevap vermiyor. uyuduğunun farkında olup olmaması ne tuhaf, aradaki farkı bilememesi ne tuhaf. diğeri gülümsüyor. onun gözleri doluyor aniden. diğeri alışkın. zaman zaman ona bakan insanları ağlattığını biliyor. uzatıyor ellerini yanına çağırıyor onu. "seni öpebilir miyim?", "evet" diyor gülümserken. ellerini, gözlerini öpüyor. saçlarını, kollarını seviyor. sonra kollarını ve dudaklarını çekip alıyor bedeninden. 

on iki yaşındayız. bütün aşıklar on iki yaşındadır, yetişkinlerin öfkesi de bundan kaynaklanır. gülüşü, gözümde diğer tüm gülüşlerden farklı olmaya başladı.

20121018

toprakok.

Buz gibi havalar gelsin artık. soğuk gelsin. yağmur. taş kaldırımları ıslansın okulun. yürürken ıslaklığın sesini duymak istiyorum. toprak koksun. mis gibi. yağmur değmiş toprak koksun. içime içime çekeyim. ama. malesef yapış yapış sıcakla boğuşuyor ankara halen. buna katlanabilmemin tek nedeni, bana aynı tatlı yağmur hissini yaşatanın yanımda olması. gerçek olduğundan halen emin değilim. gülünce küçülen gözlerin. şirin gamzelerin. gözlerimi kapattığımda bakışlarını görüyorum. ve yemin ederim, gözbebeklerinde de kendimi. sonra thermogenin oluyorum. onunla saatlerce sessiz oturabiliriz. tek sorun, korktuğum gibi o gün güneşliydi ve ben hapı yuttum.

sen kim, biliyor muyum.

20121008

gü-ve-neş.

Bana kendimi tomris'in turgut'u gibi hissettirmesini sevmiştim. gözlerindeki çocuğu. ellerindeki kalemi. dudaklarının kenarındaki çizgilerle bir dünya yaratasım geliyordu. da geçiyordu. sonra yine geliyordu. o gelip geçerken bıraktığı hisler tuhaf. sanki serin, rüzgarlı bir gece. öylesine bir tren istasyonundaymışım. rüzgar, beyaz gömleğimin içine soğuk soğuk işlerken. gözlerim boş raylara dikilirken. aniden gelen tren. tangır tungur ray sesleri. sonra her yeri uçsuz bucaksız deniz kaplarken tren pes etmiyor. uçsuz bucaksız deniz, uçsuz bucaksız raylar. işte tam o noktada beliren sımsıcak bir güneş gibi. alışılmışımın dışında. alışılmışım. sonra bir bakmışım, kendi güneşim bana gülümsüyor. sonra ben gülümsemesine dokunuyorum, mis gibi gülümsemek kokuyor.

güneş perdelere gelene kadar kollarında bulutlarda gibiyim.

20120923

çayio.

Sabahın altısında kendi kendime uyandım. boğazım acıyor. ben de kendime çay yaptım ve calcifer'ımla muhabbet ederken içiyorum. umarım hasta olmam, yoksa annem kesin beynimi ezer. bütün uyarılarına rağmen 'bir şey olmaz.' modundaydım kaç gündür. calcifer'la bir sürü şey paylaştım. umarım mit ajanı falan değildir. bu arada mutlu güneş desenli bardağım beni çok özlemiş. birbirimize birkaç dakika bakışarak gülümsedik. ona dertlerimi, mutluluklarımı anlattım. geçer, dedi. hangisi geçer bilemedim.


20120921

çıpkon.

Ankaranın feci yaz sabahları gibi bir sonbahar yaşıyoruz. ama sabahlar, eylül sabahları. odamın minik boyutlu balkonuna çıkıyorum çıplak ayaklarımla. annem görmeden. sonra tahta sandalyeme oturup, çıplak ayaklarımı demirlere dayıyorum. çınar ağacım büyüdü, koskocaman oldu. neredeyse balkonuma değecek. ellerimle yapraklarına dokunabileceğim pek yakında. işte ben böyle, parmaklarımı dayamışken soğuk demire, güzel güzel esmeye başladı. saçlarım uçuştu hafiften. gözlerimi kapadım. soğuk neredeyse bacaklarıma yayıldı. bir süre öylece oturdum, sonra girdim içeri.

seni bir gün tanısaydım ve sen var olsaydın elbet.

20120915

ankagri.

eylülde ankarayı seviyorum. her şehre bir renk verseler, gri olurdu ankara. taş kaldırımlar gri. gökyüzü gri. esen rüzgar gri. insanları gri. bakanlıkları, kızılayı gri. eskiden okullar açılırdı. sabah, erken saatte yataktan kalkmanın verdiği tuhaf hisle başlamaktı her güne. yorgandan çıkar çıkmaz iliklerime işleyen soğukla uyanmak. diğer çocuklar hep bekletir ama ben aynı saatte aynı yerde bir asker edasıyla beklerdim servisi. kollarımı vücuduma dolardım. gri rüzgar estikçe beyaz gömleğimin içine kadar erişir, kanımı dondururdu. ne kadar kalın giyersen giy. gökyüzü gri. boş sokaklar gri. sabahın o köründe güneş bile gri. ama hoşuma giderdi. iliklerime kadar severdim sabahları. o zamandan kalan alışkanlıkla, hala sabah erken kalkar giderim okula. babamla gitmek? bahane belki de. soğuk, gri, ankara. duyduğumda beni derinden yaralayan sözleri var birinin, donuk olmam. belki de doğrudur. belki de eylülde, ankarayımdır. donuk. gerçi bu günlerde hava hayli sıcak. ama gündüz. sabahları yine donuk, yine beyaz gömleğimin içine işleyen soğuk. ben, belki de hiç ankara olmak istemedim. kendim olmak istemedim. ankarayı hiç sevmedim. kendimi hiç sevmedim. belki de ben, sandığm gibi eylülde ankaradan bir parça değilim. belki de tek ihtiyacım, kulağıma bunun gerçek olmadığını fısıldaması birinin. dünya üzerindeki tüm çöllere, bir gecede, tonlarca yağmur yağarmış gibi. yapış yapış. reçel gibi. kayısı reçeli.

güve.

neden. bana sorup duruyor bazı insanlar. neden. çok basit aslında. bütün mesele, -n. nefret ettiğim. iğrendiğim. dibine kadar -n. sonuna kadar -n. lanet olasıca, rezil rüsva -n.
 
'sen bakma bu kadar hüzünlü şeyler yazdığıma, ben çok gülerim. ve gülerken hiç kimse yalan olduğunu anlayamaz.'

20120913

denge.

'..aşkım da değişebilir gerçeklerim de
pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
yan gelmişim diz boyu sulara
hepinize iyi niyetle gülümsüyorum hiçbirinizle dövüşemem.
siz ne derseniz deyiniz
benim bir gizli bildiğim var
sizin alınız al inandım
sizin morunuz mor inandım
ben tam kendime göre
ben tam dünyaya göre
ama sizin adınız ne?

benim dengemi bozmayınız.' - turgut uyar

20120911

kies.

Eskiler. eski eşyaları severim. eski binaları. eski sokakları. eski defterleri severim. eski kitapları. eski insanları. eskiler gelir durur aklıma böyle arada. hep bir hüzün hissederim, hep bir pişmanlık. hep bir mutluluk hissederim, hep bir heyecan. eski arkadaşları severim. eskiden gittiğim kafeyi özledim. eskiden orada yediğim tatlıyı özledim. eski kıyafetlerimi, eski hayatımı. eski okulumu, eski muhabbetleri. eski arkadaşlarımı özledim. ben yeniye hiç alışamadım be arkadaş. yeni sokaklara, yeni defterlere, yeni arkadaşlara. ben yeni insanlara hiç alışamadım. ben bu yeni hayata hiç.. bazen bir koku geliyor burnuma, binbir çeşit duygu. ya da tek bir duygu kaplıyor içimi. sanki o an dokunuyorum o kokuya, tenim dokunuyor. ruhum dokunuyor. koku ne kadar soyutsa, ruhum da o kadar somut. koku gülümseyince, ruhum gülümsemesine dokunuyor. mis gibi gülümsemek kokuyor.

bende tarçın, sende ıhlamur kokusu. yürürüz başkentin sokaklarında. - c.s

20120806

güvenöz.

sabahın dördünde özgüvensizlikten kıvranıyorum ve çığlık çığlığa bağırmayacak kadar gururluyum. odamdayım ve pencere ardına kadar açık. içeri süzülen tatlı esintiyi hissetmeyecek kadar bitkinim. sanki biri içimde konuşuyor. yalnız. yorgun. ona gözlerimi devirip, dil çıkarma hissini bastırmaya çalışırken gözlerim doluyor. ben de yatağıma uzanmış gecenin bitmesini bekliyorum. gündüz bilincine erişmek. belki o zaman daha net düşünebilirim. daha net görebilir ve bana 'dişlerin ne kadar büyük' diyen minik çukulata çocuğa, 'seni daha iyi yemek için' diye cevap verebilirim. sonra bir lokmada biter gider. işin kötü tarafı karnım doyduktan sonra farkına varacak olmam. insanlar günü güneşi özler. ben gecelerde yaşıyorum. ve kimi zaman bunu unutuyorum.

20120731

kimsecikler.

"gelmeye fırsatın yok biliyorum.
peki ya ben..
ben var mıyım?
ya da hakkımda bildiklerini sırala.
gelmiyor mu hiç bir şey aklına?
anladım.
konuşan gözler meselesi,
belki de konuşuyordur gözlerin ama ben gözce bilmiyorum ki;
sessizce biliyorum.
usulca biliyorum.
masumca biliyorum.
yapabildiğini bildiğin tek bir şey var ama nolur bu sefer ağlatma yüklemi.
peki ya sen..
sen var mıydın?
hakkımda bilmediklerine ağlarken.
yoktun.
gözlerinin konuştuklarını neden anlamıyorum merak ediyor musun?
çünkü;
onlar da yoklar."    
                               - cemal süreya
 

20120724

balkonpencere.

zamandan bıktım. penceremden dışarı bakıyorum. aslında tam olarak benim pencerem sayılmaz. ama bakıyorum ve zaman durmuş sanki. fransız tipi balkonlu bir pencere bu. ilgimi çeken bir manzarası var. gür ağaçlar var önce. gür ağaçların arasında, sarı bir apartmanın sıra sıra balkonları görünüyor. sonra ileri bakınca hep dağ. yeşillik. arada beyaz evler var ama o kadar yeşil ki dağ. beyaz evler etkisiz eleman gibi. hareket eden hiçbir şey yok. ne hava kararıyor. ne yapraklar hışırdıyor. sanki sonsuz gibi. sanki. bir keresinde, balkonlardan birinde bir kadın gördüm. hareket eden ilk görüntüydü benim için. çok heyecanlandım. zaman akıyormuş gibi oldu. sonra kadın bir sigara yaktı. üfledi. saçları kabarık ve dağınıktı. ama güzeldi. üzgün bir kadındı. üzgün kadınlar, güzel oluyorlar. ama hüzünlü. hüzünde güzellik olmasa da, güzellik biraz hüzündür bence.

ayrılık lâfları etme sevgilim, önümüz temmuz önümüz ağustos nasıl olsa.

20120719

tavlis.

Bir keresinde günlerden biriydi. alis arkabahçelerden birinde mavi tırtıl arıyordu. kabarık etekleri çalılara takıldıkça, kumaştan gelen yırtılma sesleri mavi tırtıl seslerine karışıyordu. derken gözleri kıpraşan bir yaprağa odaklandı. yaprağın yeşiline karışmış mavi. tırtıl mavisi. gözleri parlayıverdi aniden ve yaprağa yöneldi. fakat odağından kaçan asıl munisi fark edince durdu. altın bir saatin parıltısı. saati tutan eller siyah, tıpkı bu hikayeyi anlatan harfler kadar siyah idi. endişeli kulakları ve yorgun gözleri vardı. biraz da sinirliydi. halbuki tavşan dediğin beyaz, ıslak burunlu fakat mutlu olmalıydı. alis onun tırtıldan daha ilginç olduğuna ve saatin parıltısını takip etmesi gerektiğine karar verdi. öyle ki günün birinde kocaman bir kalenin, kocaman bahçesinde oturup çimleri selamlarken, çubuk kraker ve elmalı pasta yemişler, birbirlerine korkunç hikayeler anlatarak aniden esen rüzgara kapılıp gitmişlerdi. tehlikeli bir yola geldiklerinde tavşan alis'in ellerini kavrayıp sımsıkı tutuyor, alisin endişelerini alıp götürüyordu. dostlukları öylesine güzeldi kir her esintiyi bahane edip yapraklarını hışırdatarak şarkılarına eşlik ediyordu. bir keresinde günlerden biriydi. alis arkabahçelerden birinde tavşanı arıyordu. kabarık etekleri çalılara takıldıkça, kumaştan gelen yırtılma sesleri.. derken tavşan aniden karşısına çıkıverdi. alis güçlü bir çığlık attı. alisin yüreği ağzına gelmişti, sonra geri yuttu neyse ki. tavşan ona aptal kızlar gibi çığlık atmamasını söyledi. alis bu çığlığın kendine ait olduğunu söylese de, tavşan umursamadan onun aptal kızlara benzettiği yönlerini bir bir sıralamaya başladı. alis sinirlenerek tavşanın ponponunu koparırcasına kavrayarak çekiştirdi. sonsuz bir sinir küpüne dönen tavşan, alis daha sonra pişmanlığını dile getirse de, ona hakaretler yağdırıp durdu. sonra tehlikeli yollarda alisin elini bıraktı. alis yorulmuştu. öyle ki bahçeden ayrılıp evine döndü. orada gururunun duymayı kaldıramayacağı sözcükler yoktu. daha sonra alis minik bir şişede biriktirdiği tuzlu suyu biriktirip zengin oldu.

derdim ki "el ele gittiğimiz bir yolda sen git gide büyürsen benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar." / diyorum ki "gün doğsun bir arınayım istiyorum. güneş tozlu caddeler kaygılarım beni bir arıtsın istiyorum. işte tam böyle istiyorum." - t.u.

20120717

nankölata.

"yalnızken birine ihtiyaç duymanın nasıl bir şey olduğu"ndan korkmak meğer çok yersizmiş. tıpkı çukulatadan önceki sessizlik gibi. bir parçadan bir şey olmaz dersin. birkaç parça yersin. bir de bakmışsın alerji bütün vücudunu sarmış. sıkıyorsa geçsin de görelim. kendime on gün mühlet vermiştim. ürtiker mühleti. on'ca güne ihtiyacım yokmuş meğer. çukulatayı o kadar da sevmiyormuşum. çünkü çok düz mantığım bence bis kıymetlimis.

"insanlara, onları size nankörlük yapmaya mecbur bırakacak kadar büyük iyiliklerde bulunmayınız."

20120715

afilinta.

Çok afili bir gündü. havaifişekfestivali vardı burada. bir arkadaşım "filinta gibi veletlerle muhabbet ettik" diye bir tanımda bulundu. bence hepsinde aynı eksiklik var. sanki beyinlerinin bir parçası. bu yabancılar neden boş beleş gelir bana hep bilmem. bir tek o. dopdolu bir karakter bence o. öhm. ev baklavası mı özledim, nedir? neyse, ev baklavası fazla yiyince bayar. "snickers iyidir, açlığını yatıştırır."

“seni, bir gün tanısaydım / ve sen var olsaydın elbet.” a.f.

20120703

geceleyin, 00:55.

Gecenin 1inde kuzenim evde şarkılar söylüyordu. sesi şirindi. duştan yeni çıkmış ve mutluydu. bense onca zaman istediğim sıcak gülüşe, çukur yanaklara ve şemsiye altı sorunsuz yürüyüşe sahipken mutsuzdum. nedenini bilmiyorum. ama mutsuzdum. böyle gözlerim dolmuştu. böyle yüzümü buruşturarak kendimi çirkinleştirdim. böyle acı turta yemiş gibi. limonlu ama beklenmedik acı. beklenmedik şeyler başıma geldiğinden miydi, bilmiyordum. annem hep eksik dua etme derdi. dua değildi bu. rüyaydı halbuki. ama eksik rüyaymış demek ki. rüya gibi zaten, evet. çukulatalı rüya gibi. hep duygusuz olmak, duvar gibi olmak isterim. ama bir türlü olamadım. artık istemeyi bırakmaya karar verdim. hiçbir şey istemeyeceğim. sadece çukulata. bir parçacık çukulata. çok mu şey istiyorum acaba? bir de ben gece demeyi sevmem. geceleyin demesi güzel. geceleyin.

mutsuzluktan söz etmek istiyorum. dikey ve yatay mutsuzluktan. mükemmel mutsuzluğundan insansoyunun. sevgim acıyor. kimi sevsem, kim beni sevse." - t.u.

20120701

sonra.

~ kendime sonra çok önemli bir şey anlatacağım. unutturmayayım.