Yazmak, hüzünlendiğim zamanlar, midemde hissettiğim o tuhaf kıvranma hissini hep bir nebze azaltmıştır. ya da durgun ve doğal zamanların sakinliği fazla gelince atıyorum kendimi buraya. fakat mutluluğu yazarak paylaşmıyorum. mutluyken içim içime sığmıyor, ben de taşanı sevdiklerime paylaştırmak istiyorum. bugün hüzün var içimde. onu yüzünde üzgün bir ifadeyle bıraktığım her an için üzülüyorum. o an içimdeki huzursuzluğun ona güzel şeyler söylememi engellediğini düşündükçe hüzün doluyor içime. onu seviyorum. keşke hep mutlu olsa. huzur versem ona. onun kahverengi tonlarına dokunurken hissettiğim bütün güzel duyguları, parmak uçlarımdan tenine göndermek istiyorum. içimdeki huzursuzluğa yenik düşemem, tekrar olmaz. olacak mı. olmayacak. o kim bilmiyorum.
sorsan ikimiz de maviydik. ama birimiz deniz, birimiz gökyüzü. anlatabildim mi?
20171129
20161007
yeşil.
tam hatırlayamıyorum, yedi yaşında ya var ya yoktum.
"çok yeşil.."
uykumda sayıklar dururmuşum.
annemden ayrı geçirdiğim ilk kocaman yaz'dı. bilmemkaçmetrelerce yükseklikte, gözün alabildiğine yeşil. tahtadan, taştan bir ev. güneş battıktan sonrasını hiç hatırlamam. sanki hep gündüz vaktiydi. o kocaman yaz boyu, çok yalnız hissettiğimi hatırlıyorum. elimde ahize, döktüğüm gözyaşlarını. içime öylesine oturmuş. ipiçime. aslında, kimi zaman çok da mutluydum. tüm günümü kelebek yakalayıp onlara yaprak beslemekle, çamurlara bata çıka ormanda gezmekle geçirirdim. parmak ucu kadar dağ çilekleri toplardım. dünyanın en güzel tadına sahip çileklerdi. ama bir yandan hüzünlüydüm de. garip birkaç aydı işte.
mavi huydur ya bende. masmavi bir ruhla çıktı karşıma. bir de, mis gibi mavi kokuyor. fakat gözleri yeşile bürünmüş. nadir ve çok yeşil. içime işliyor. o'nu ilk gördüğüm an anladım. hep anlarım diyordum ya. işte, öyle anladım. hani kirpiklerinde ıslaklık diyordum. ıslak değillerdi. uzundular. gülümsedim o'na. gülümsememe karşılık verdi. gülünce küçülüyordu gözleri. öylesine tatlı. gülümsememek elde mi. gözlerimden taşan alevi farketti mi, merak ediyorum. hal bu ki, ben, böyle hissedeceğimi hayal dahi etmezdim. yanaklarım kızarmıştır mutlaka. yüzüm sıcacık oldu da, farketti mi bilmiyorum. o bunu benim hayallerimdeki gibi algıladıysa da, aslında, o'na öylesine bir hayal kırıklığıyla baktım. şimdi günler geçiyor, onu kerelerce görüyorum. sevgim büyüyor. bir yandan da öylesine kızıyorum. bütün hırsımı bir bir çıkarmak istiyorum. git, demek istiyorum. git. sen başka gülümsemelere dokunmayı huy edinmişsin. pasparlak hediyelerini dağıtmışsın. kendi mutluluğum bile umrumda değil artık. o'nu öylece bırakıp gitmek istiyorum.
kimi kandırıyorsam. o'nu bırakıp gitmekten bahsediyorum. ne kadar aptalım. onca bekleyişten sonra bile, o'nu öylece bırakma planları kuruyorum. bensiz geçirdiği her bir günden nefret ediyorum.
kendimi susturmak istiyorum.
~ dürüst olmalıyım; öyle bir yönü var ki yeşilin, orada durup yaşayasım geliyor. yaşıyorum.
"çok yeşil.."
uykumda sayıklar dururmuşum.
annemden ayrı geçirdiğim ilk kocaman yaz'dı. bilmemkaçmetrelerce yükseklikte, gözün alabildiğine yeşil. tahtadan, taştan bir ev. güneş battıktan sonrasını hiç hatırlamam. sanki hep gündüz vaktiydi. o kocaman yaz boyu, çok yalnız hissettiğimi hatırlıyorum. elimde ahize, döktüğüm gözyaşlarını. içime öylesine oturmuş. ipiçime. aslında, kimi zaman çok da mutluydum. tüm günümü kelebek yakalayıp onlara yaprak beslemekle, çamurlara bata çıka ormanda gezmekle geçirirdim. parmak ucu kadar dağ çilekleri toplardım. dünyanın en güzel tadına sahip çileklerdi. ama bir yandan hüzünlüydüm de. garip birkaç aydı işte.
mavi huydur ya bende. masmavi bir ruhla çıktı karşıma. bir de, mis gibi mavi kokuyor. fakat gözleri yeşile bürünmüş. nadir ve çok yeşil. içime işliyor. o'nu ilk gördüğüm an anladım. hep anlarım diyordum ya. işte, öyle anladım. hani kirpiklerinde ıslaklık diyordum. ıslak değillerdi. uzundular. gülümsedim o'na. gülümsememe karşılık verdi. gülünce küçülüyordu gözleri. öylesine tatlı. gülümsememek elde mi. gözlerimden taşan alevi farketti mi, merak ediyorum. hal bu ki, ben, böyle hissedeceğimi hayal dahi etmezdim. yanaklarım kızarmıştır mutlaka. yüzüm sıcacık oldu da, farketti mi bilmiyorum. o bunu benim hayallerimdeki gibi algıladıysa da, aslında, o'na öylesine bir hayal kırıklığıyla baktım. şimdi günler geçiyor, onu kerelerce görüyorum. sevgim büyüyor. bir yandan da öylesine kızıyorum. bütün hırsımı bir bir çıkarmak istiyorum. git, demek istiyorum. git. sen başka gülümsemelere dokunmayı huy edinmişsin. pasparlak hediyelerini dağıtmışsın. kendi mutluluğum bile umrumda değil artık. o'nu öylece bırakıp gitmek istiyorum.
kimi kandırıyorsam. o'nu bırakıp gitmekten bahsediyorum. ne kadar aptalım. onca bekleyişten sonra bile, o'nu öylece bırakma planları kuruyorum. bensiz geçirdiği her bir günden nefret ediyorum.
kendimi susturmak istiyorum.
~ dürüst olmalıyım; öyle bir yönü var ki yeşilin, orada durup yaşayasım geliyor. yaşıyorum.
20151208
eftal.
gözlerini
açtı aniden. ilk gördüğü şey otobüs camının üzerini kaplayan
milyonlarca su damlacığıydı. etrafına bakınarak doğruldu. kaslarını
hafifçe gevşetti. gökyüzü griydi. gözlerini kapattığında şeftali kokusu
almıyordu. kalabalık bir şehrin kuzey hattında dolanan bir otobüsün
insan ve nem kokusunu alıyordu sadece. uzun bir süredir aklının bir
köşesinde örümcek ağları bağlayan anılar ve sözler. zamanında ona
verilen sözlerden birini hatırlamıştı. artık kız çocuğu değildi. topuklu
ayakkabıları, geç saatin verdiği yorgunluğu örten makyajı ve fönlü
saçlarıyla işten eve dönüyordu. şeftali ağaçlarıyla kaplı koskocaman bir
bahçenin yerine şimdi anaokulu olan bir bina dikilmişti. oradaki kız ve
erkek çocukları şeftalinin nasıl koktuğunu başka türlü biliyordu. bahçede artık hiç şeftali ağacı yoktu.
~ ben şeftaliyi ısıra ısıra yerim, buna da şeftahali derim.
20141208
mis-in.
ah duygular. bir bir birikiyorlar. taşıyorlar. yüzümün çok güldüğüne bakma sen. hangi gülümsemenin gerçek olduğunu nereden bilebilirsin. bilebilir misin. gülümsemenin nasıl koktuğunu. senin gülümsemenin.
~ senin o mis gibi kokan gülümsemelerin.
20141106
güneş.
Güneş gibi bir insanmış dediler. zıpırcık göründüğüne bakma, o iyiliklerle doludur. bir insanın ruhunu görmek isterseniz, gözlerine bakın. bakarken görün. insanlar o gözlerde, çok şeyler saklıyor. kimileri yalvarıyor bakışlarında. yardım, bir yardım. içinde öylesine acılar, pişmanlıklar. hepsini silip atmak, atarken sırtladığı onca yükü kaldırabilmek için elinden tutacak birine duyduğu ihtiyacı haykırıyor. kimilerinin elinden tuttuğum doğrudur. dayanamayıp. dayanamamayıp. evet işte, ben öyle bakışlar gördükçe, pek dayanamıyorum. öylesine yoğunlarken. acılar hep içimde, sanki bendenmiş gibi. paylaşalımbitsingibi. ama öğrendiğim şu ki, öylesine acılar paylaşarak bitmiyor. yayılıyor. yayıldıkça çoğalıyor. benim içimde büyüyor. içimi büyütüyor. sonra bir hüzün seli alıp başını gidiyor.
Güneş gibi bir insanmış dediler. inanıyorum. güneş gibi bakışları, görüyorum. fakat düşünüyorum, onca acılı insandan sonra, güneş gibi ışıl ışıl bakışlara hazır mıyım. mutluluğu mu unuttum. neden reddediyorum. neden istemiyorum. korkuyor muyum. lanet olsun bu seneye. lanet olsun geçen seneye. lanet olsun yirmiüçyaşına. lanet olsun. lanetler olsun. doğduğum günden beri başkalarının acılarını sırtlarken, kendi acılarımı içime atmış olmama lanetler olsun. kimselerle paylaşmamış olmama. ömrüm bu kadarmış demek ki. daha fazla gidemiyormuş. ben otuzu bulurum derken, sağlığım elverir mi. bunca acıyı, şu ufacık vücudum kaldırır mı. ne kadar kaldırır. eskiden lanet okumaya korkan ben. bana neler oldu, bilmiyorum. bana neler oluyor, bilmiyorum. çok mu kötü şeyler oluyor. allahım bana neler oluyor. aynaya bakmaya korkuyorum. kendi gözlerimde, onca acıyı gördüğümde, neler olacak. korkuyorum. birine onca acıyla bakmaya korkuyorum. beni görmesinden korkuyorum.
Güneş gibi bir insanmış dediler. öyle sanırım. güneş gibi bakışlarını unutamıyorum. biraz daha baksam ben de kapılacaktım biliyorum. merak ediyorum, gördü mü beni. gözlerimden görürse ya beni. içimi görürse. bir ben daha olması mümkün mü şu dünyada. beni nötürler mi. birbirimizi aydınlatır mıyız. ben, o henüz tam gelmeden, gittiği günün ertesi gibiyken.
"Herkes
Biraz olsun gecikirdi..
evine,
sevgilisine,
yalnızlığına.."
Çok mu geciktin, güneş. çok mu.
Güneş gibi bir insanmış dediler. inanıyorum. güneş gibi bakışları, görüyorum. fakat düşünüyorum, onca acılı insandan sonra, güneş gibi ışıl ışıl bakışlara hazır mıyım. mutluluğu mu unuttum. neden reddediyorum. neden istemiyorum. korkuyor muyum. lanet olsun bu seneye. lanet olsun geçen seneye. lanet olsun yirmiüçyaşına. lanet olsun. lanetler olsun. doğduğum günden beri başkalarının acılarını sırtlarken, kendi acılarımı içime atmış olmama lanetler olsun. kimselerle paylaşmamış olmama. ömrüm bu kadarmış demek ki. daha fazla gidemiyormuş. ben otuzu bulurum derken, sağlığım elverir mi. bunca acıyı, şu ufacık vücudum kaldırır mı. ne kadar kaldırır. eskiden lanet okumaya korkan ben. bana neler oldu, bilmiyorum. bana neler oluyor, bilmiyorum. çok mu kötü şeyler oluyor. allahım bana neler oluyor. aynaya bakmaya korkuyorum. kendi gözlerimde, onca acıyı gördüğümde, neler olacak. korkuyorum. birine onca acıyla bakmaya korkuyorum. beni görmesinden korkuyorum.
Güneş gibi bir insanmış dediler. öyle sanırım. güneş gibi bakışlarını unutamıyorum. biraz daha baksam ben de kapılacaktım biliyorum. merak ediyorum, gördü mü beni. gözlerimden görürse ya beni. içimi görürse. bir ben daha olması mümkün mü şu dünyada. beni nötürler mi. birbirimizi aydınlatır mıyız. ben, o henüz tam gelmeden, gittiği günün ertesi gibiyken.
"Herkes
Biraz olsun gecikirdi..
evine,
sevgilisine,
yalnızlığına.."
Çok mu geciktin, güneş. çok mu.
20140503
manilüle.
Öylesine emin konuşmuştu ki. ürperti ensemdeki tüylerin her birine baştan uca yayıldı. ağzından çıkan sözler bir kenara, gözlerindeki keskin kararlılık ve bakışın altında ezildiğimi hissettim. 'aşk, yeryüzündeki bütün aşklar, dudaklardan döküldüğü an yarım kalmaya mahkumdur', diyordu. içinde yaşadığın her an, aynı zamanda nasıl onca acılıyken bir o kadar güzelse. öyle kalmalıydı. bense, bu sözlerin doğruluğuna henüz erişebilmiş değilim. aşk, sevgi. yarım bırakıyor olmak, yarım kalmış anlamına mı gelirdi? sözlerini doğru özümsediğime emin olamadım. etkisini her ne kadar fazla hissetmiş olsam da, emin değildim işte. eğer yarım kalmaktan kastı, bitmesinden önce vazgeçmekse. aşktan vazgeçebilir mi insan. bulmuşken, öylesine kolay olabilir miydi. hayır mı. peki, öyleyse bu bir aşk değil bir yanılsama demeli.
aklıma ne geldi.
küçük bir kızken, çok eskiden, aşkın ne olduğunu merak eder, hissetmek isterdim. insanlar, neden durup dururken aşık oluyorlardı. durupdururkenaşık. gözleri farklı bakıyor, elleri sımsıkı tutuyordu bir başka insanı. ilgimi istediğim bir şeye yönlendirebilme becerimi ilk o zamanlar keşfetmiştim. ilginçtir ki, kendimi manipüle etme becerim yine kendimi hayran bırakıyordu. içimde bambaşka bir kız olabileceği gerçeği beni hep, hem korkutmuş hem de heyecanlandırmışken, kendimi o an ne istediğime verip düşünmemeye çalışıyorum. düşünmemeli zamanların tadı enfes. düşünmemeli zamanların kokusu mis. eskiden, sevdiğim adamın aklına geldiğimde iki elimin ve iki gözümün onu yaşamamaktan kurtarmasını dilerdim. öylesine saçma ve çocukça bir dileğe doğru, eski bir dosta duyduğum hislerden fazla bir şey kalmadı geriye. şimdi bir tek, ufacık minicik bir dileğim var. o da ağzında binlerce güneşin tadı.
~ çabuk ol vakit dar, uçaklar kalkıyor.
aklıma ne geldi.
küçük bir kızken, çok eskiden, aşkın ne olduğunu merak eder, hissetmek isterdim. insanlar, neden durup dururken aşık oluyorlardı. durupdururkenaşık. gözleri farklı bakıyor, elleri sımsıkı tutuyordu bir başka insanı. ilgimi istediğim bir şeye yönlendirebilme becerimi ilk o zamanlar keşfetmiştim. ilginçtir ki, kendimi manipüle etme becerim yine kendimi hayran bırakıyordu. içimde bambaşka bir kız olabileceği gerçeği beni hep, hem korkutmuş hem de heyecanlandırmışken, kendimi o an ne istediğime verip düşünmemeye çalışıyorum. düşünmemeli zamanların tadı enfes. düşünmemeli zamanların kokusu mis. eskiden, sevdiğim adamın aklına geldiğimde iki elimin ve iki gözümün onu yaşamamaktan kurtarmasını dilerdim. öylesine saçma ve çocukça bir dileğe doğru, eski bir dosta duyduğum hislerden fazla bir şey kalmadı geriye. şimdi bir tek, ufacık minicik bir dileğim var. o da ağzında binlerce güneşin tadı.
~ çabuk ol vakit dar, uçaklar kalkıyor.
20140207
sersis.
- küs müyüz?
- hayır.
- eskisi gibi olabilir miyiz?
- ..
bir yaz günü tanışıp alıştığım fakat pek çabuk ayrılmaya mecbur olduğum bir insana veda etmiş gibi bir his yaşamıştım. alışma vaktinde hissettiğim onca güzellik. her geçen gün midemde uçuşan kelebeklerin kıpırtılarıyla gamzelerimin gıdıklanması. insan böylesine anlarda yaşarken, sonrasını düşünmüyor. işte o bir yaz günü öncesi, sonrasına öyle pek vakıf olmayan beni ne kadar düşünsem de hatırlayamıyorum. unutmak ve hatırlayamamak farklı şeyler. unutmak her ne kadar tercihim olsa da, nedense hep bir hatırlayamamak beni mahsur bırakmıştır. bugün, elimde güzel bir kitapla yatağıma uzanmış, üzerimde ince mavi battaniyem, sıcacık kaloriferime sırtımı dayamışken aniden o hissi tekrar yaşadım. onca sıcaklığın arasında, içime bir ürperti yayıldı. onca huzurum dağılıverdi birden. hissettiğim, hüzün değildi fakat gözlerim doluyordu. bunca duygulu bir insan olmaktan tiksiniyordum. hal bu ki, kendimi eğitmiştim. ya da öyle olduğunu sanıyordum. doğduğumdan beri yaptığım şeydi bu. öylesine sıkı bir disiplin, öylesine sıkı bir tembih. kendi duygularımın farkına vardığım ilk andan beri, kendi kendimi içine soktuğum sonsuz diyet. lanet olsun ki, kendi beynim kendini eğitecek kadar yeterli değilmiş ki, o ürperme bütün vücudumu sarıverdi. aniden. şimdi düşünüyorum da, sanırım kendimi çok fazla suçluyorum. çok fazla sınırlıyorum. kendi içimde sahip olduğum o hülyalı huzur sisinin arasına karışıp, bütün uzuvlarıyla, hararetle ve büyük bir inatla, o sisi dağıtan insanlara kötü şeyler söylemek istiyorum. fakat sonra, ister istemez sıkılıp vazgeçiyorum.
bir yaz gününden bu yana, onca zaman geçmişken, onca güzel şarkıyla sisimi bulandıran insana atfederek, huzurumu bende bırakmasını fısıldıyorum.
~ insanlar, birbirlerinden hiçbir şey anlamayan insanlar, beni buradan da kaçırıyorlardı.
- hayır.
- eskisi gibi olabilir miyiz?
- ..
bir yaz günü tanışıp alıştığım fakat pek çabuk ayrılmaya mecbur olduğum bir insana veda etmiş gibi bir his yaşamıştım. alışma vaktinde hissettiğim onca güzellik. her geçen gün midemde uçuşan kelebeklerin kıpırtılarıyla gamzelerimin gıdıklanması. insan böylesine anlarda yaşarken, sonrasını düşünmüyor. işte o bir yaz günü öncesi, sonrasına öyle pek vakıf olmayan beni ne kadar düşünsem de hatırlayamıyorum. unutmak ve hatırlayamamak farklı şeyler. unutmak her ne kadar tercihim olsa da, nedense hep bir hatırlayamamak beni mahsur bırakmıştır. bugün, elimde güzel bir kitapla yatağıma uzanmış, üzerimde ince mavi battaniyem, sıcacık kaloriferime sırtımı dayamışken aniden o hissi tekrar yaşadım. onca sıcaklığın arasında, içime bir ürperti yayıldı. onca huzurum dağılıverdi birden. hissettiğim, hüzün değildi fakat gözlerim doluyordu. bunca duygulu bir insan olmaktan tiksiniyordum. hal bu ki, kendimi eğitmiştim. ya da öyle olduğunu sanıyordum. doğduğumdan beri yaptığım şeydi bu. öylesine sıkı bir disiplin, öylesine sıkı bir tembih. kendi duygularımın farkına vardığım ilk andan beri, kendi kendimi içine soktuğum sonsuz diyet. lanet olsun ki, kendi beynim kendini eğitecek kadar yeterli değilmiş ki, o ürperme bütün vücudumu sarıverdi. aniden. şimdi düşünüyorum da, sanırım kendimi çok fazla suçluyorum. çok fazla sınırlıyorum. kendi içimde sahip olduğum o hülyalı huzur sisinin arasına karışıp, bütün uzuvlarıyla, hararetle ve büyük bir inatla, o sisi dağıtan insanlara kötü şeyler söylemek istiyorum. fakat sonra, ister istemez sıkılıp vazgeçiyorum.
bir yaz gününden bu yana, onca zaman geçmişken, onca güzel şarkıyla sisimi bulandıran insana atfederek, huzurumu bende bırakmasını fısıldıyorum.
~ insanlar, birbirlerinden hiçbir şey anlamayan insanlar, beni buradan da kaçırıyorlardı.
20140126
pişmanlar.
Benimle şarkılarını paylaştığı sırada tanıştık. onu ilk gördüğümde dikkatimi çeken gözleri'ydi. sonra beyaz tişörtünün yaka kısmından sarkan bir çift kulaklık. gözleri sıcaktı ve gülünce küçülüyordu. mavi huydur bende, peki. ama mesele, mavilikleri değildi. o'nun gibi bakmıyordu. o kim bilmiyordum. hala da bilmiyorum. o zamanlar, ellerinde hiç olmamış olsam da kalbinde bir yer edindiğimi söyleyebilirim. ellerimde hiç olmamış olsa da, geçen her günümüz, arka planda çalan terry jacks şarkılarıydı. ve son vaktimizde, hiçolmadığımelleri'nden kayıp giderkenki kararsız duruşunu hiç unutmadım. sonraları pişmanlıklarla geldiğinde bile. anidenleriyle. çalkapılarıyla. çatkapılarıyla. sonra durdukyereleriyle. o, yağmurlu gecelerde kapımı çalan bir suçlu gibi, her seferinde aflar dilerken, bir zamanlar pek sahiplendiği kararsız duruşundan başka bir şey düşünemiyordum.
sonra ne mi oldu.
geçti. insan ne yaşarsa yaşasın, geçiyor. bazen öyle şeyler yaşıyor ki, sanki canı çıkmış gibisine. öylesine anlar. çıkan can gelir mi diyorsun. gelir. tıpış tıpış gelir. şu hayatta ölümü yaşıyorsun, o bile geçiyor. ille senin ölmen gerekmiyor. şimdi, şarkılar tekrardan çalarken kapımı, kendimi hayata bırakma kararı aldım. o'na da söylediğim şeydi bu. yanlış olup olmadığını bilmiyorum. sanırım, içinden geldiği gibi davranmak en iyisi. tek çekinmem, bir zamanlar yanında hissettiğim huzura tekrar erişebilmek kaygısıyken, elmalı turtalar ve çilekli pastalarla geçen günler yüzümü güldürüyor. ve şimdilik yeterli geliyor.
~ ama yine de bahara bir dilim mavi var, son çeyrek biraz hüzünlü olur. olsun.
sonra ne mi oldu.
geçti. insan ne yaşarsa yaşasın, geçiyor. bazen öyle şeyler yaşıyor ki, sanki canı çıkmış gibisine. öylesine anlar. çıkan can gelir mi diyorsun. gelir. tıpış tıpış gelir. şu hayatta ölümü yaşıyorsun, o bile geçiyor. ille senin ölmen gerekmiyor. şimdi, şarkılar tekrardan çalarken kapımı, kendimi hayata bırakma kararı aldım. o'na da söylediğim şeydi bu. yanlış olup olmadığını bilmiyorum. sanırım, içinden geldiği gibi davranmak en iyisi. tek çekinmem, bir zamanlar yanında hissettiğim huzura tekrar erişebilmek kaygısıyken, elmalı turtalar ve çilekli pastalarla geçen günler yüzümü güldürüyor. ve şimdilik yeterli geliyor.
~ ama yine de bahara bir dilim mavi var, son çeyrek biraz hüzünlü olur. olsun.
20131225
battaniye.
Ev hali dünyanın en huzurlu hali. kaç gündür evim'deyim. ev hali'ndeyim. bol pijamalarım, dağınık saçlarım. ince bir battaniyenin içinde, dünyaları kurtarıyorum. kendimi kurtarıyorum. mutfağa bile o battaniyeyle gidiyorum. beni sarıp sarmaladığı, koruduğu hissi mi. bilmem. pek düşünmüyorum aslında, sadece sürekli içindeyim. oh. birkaç gün huzuru yaşamak güzel. yazık ki bu da bir sona erişmek üzere. mutluluk, nasıl dayanıksız. çok acımasız bir dönemden geçtiğimi itiraf etmeliyim. hayatım düzeninden öylesine koptu ki, hala kendimi bulmaya çalışıyorum. hala bir düzen kurmaya. her şey artık öylesine farklıyken, bir türlü uyum sağlayamamak. nerelere gitsem, kendimi ait hissetmiyorum. hiçbiryerlere ait değilim. şu ince battaniyenin dışında, koskoca yabancı bir hayat. öylesine bir hayat ki, nice planlarımı, hayallerimi yemiş yutmuş. çok yorgunum. ağlamaya mecalim yok.
kendimi arıyorken, olmaktan korktuğum yerdeyim.
~ al beni. ne yaparsan yap.
kendimi arıyorken, olmaktan korktuğum yerdeyim.
~ al beni. ne yaparsan yap.
20131221
haz.
İnsanın aklına sarılmayagörsün. düşüncelerini, keskin ve sivri tırnaklar misali hatır hutur kazımaya. öylesine acımasız. düşünüyorum da ben. ben oldum olası ince çizgilerden haz etmedim. nefret etmekten haz etmedim. aşktan haz etmedim. gördüğüm rüyalardan, yaşadığım rüyalardan haz etmedim. yaşadığım rüyalardan haz etmedim. yaşadığım. inandığım. yaşadığım. haz etmedim. etmedim diyorum sana. etmedim.
insan aklını kendi kendine yitiyor.
hal bu ki, istediğin kadar haz etme sözlerini duyar gibiyim. rüyaların gerçek mi oldu. kabusların gerçek mi. baktığında gördüğün ile, görmek istediğin bir mi. gül. bol bol gülebilirsin. kazanan belli. ve kaybeden kimse yok.
neyse ki tanıyordum, elimden gelmiyordu.
~ unutmak ve hatırlayamamak farklı şeyler.
insan aklını kendi kendine yitiyor.
hal bu ki, istediğin kadar haz etme sözlerini duyar gibiyim. rüyaların gerçek mi oldu. kabusların gerçek mi. baktığında gördüğün ile, görmek istediğin bir mi. gül. bol bol gülebilirsin. kazanan belli. ve kaybeden kimse yok.
neyse ki tanıyordum, elimden gelmiyordu.
~ unutmak ve hatırlayamamak farklı şeyler.
20131210
dilek.
Soğuk, iliklerime kadar yayıldı. ne kadar da soğuk. odamın havası yeterince ferahlamıyor bir türlü. kapatsam camı, nefes alamıyorum. odaya giren çığlığı basıyor. ama ben yeterince ferah hissetmiyorum hala. çok yazık. bugün çok nefret ettim. sanırım ondan böyleyim. içim öylesine nefretle doldu, hücrelerimden öylesine taştı. ateşler birikti içimde, atamadım bir türlü. nefret ne tuhaf duygu. böyle dolup taşıyor için, atmasan olmuyor. nasıl atsan, bilemiyorsun. tuhaf. neyse, ben öyle kolay kolay nefret etmem. malum sekizgünün etkisi diyelim. ama ne nefret ettim. durup durup seslendim, ama o bildiğin seslenmelerden değil. gün ki yıkımlar günü, ne desem boş şimdi. yıkılman'ın dileği. yakında, her şey bitecek. ve her şey bittikten sonra, herkes yokken biz oluruz. eğer bir yerlerde varsan, gel. sadece gel. biz uyumayalım.
~ herkes bir şeyler söyledi kendine göre, bir kadın döktüre döktüre susuyordu.
~ herkes bir şeyler söyledi kendine göre, bir kadın döktüre döktüre susuyordu.
gümeç.
Bu aralar yaşadığım ebegümeci sendromuna değinmek isterim. evet, kişisel sendromum kendisi. her eylül sonrası sonbaharında yaşadığım periyodik dönem klasiği, bu sene de kasım ayında vurdu ne hoş. durum çok basit aslında. bazen bir ebegümeci bile sizden daha mutludur, bazen de siz bir ebegümecinden daha. yalnız söylemek istediğim benim bunu, bitaraflarımdanuydurduğum yok. nedense o koca darbeler hep bu dönemde vuruyor bana. ben de bu hale geliyorum.
bir insan için, ya giderse, dediğiniz an onu kaybetmiş oluyorsunuz.
Yetmiyor değil mi. bence de. daha uygunu, daha iyisi, daha güzeli. ortak yönler listesine bir artı daha. güzelmiş evet. nezaketli de. pek de güleç. seviyor beni. sanırım çok seviyor. acılar da dinlendi nasılsa.
~ en sonunda caddelere çıktım, kaynağından öptüm seni. yetmedi.
bir insan için, ya giderse, dediğiniz an onu kaybetmiş oluyorsunuz.
Yetmiyor değil mi. bence de. daha uygunu, daha iyisi, daha güzeli. ortak yönler listesine bir artı daha. güzelmiş evet. nezaketli de. pek de güleç. seviyor beni. sanırım çok seviyor. acılar da dinlendi nasılsa.
~ en sonunda caddelere çıktım, kaynağından öptüm seni. yetmedi.
20131208
20131110
ihtiyet.
İçimdeki hüznün kaynağını bilmiyorum. fakat, kendi içinde hüzünlü bir insanım. yanlış anlaşılmasın, mutluluğu, gülmeyi öylesine severim; hele ki çevremdeki insanlar da benimle gülüyor ise, daha ne isterim. öyle ki tanıştığım her insan potansiyel arkadaştır benim için, gerisi onlara kalır. bu olumlu yaklaşımım, şu hayatta her insanın bana bir şeyler öğretmiş olmasından kaynaklanır. kiminden başkalarını, kiminden kendimi sevmeyi. birini sevmenin nice güzel bir şey olduğunu. kendimi sevmenin nice güvende hissettirmesini. fakat dediğim gibi, kendi içinde hüzünlü bir insanım. hiç yaşanmamış acıları içimde saklarcasına. dinlediğim bazı şarkılar, izlediğim bazı filmler, bildiğim bazı sokaklar. beni öylesine hüzünlendirirler. çünkü onlarla iken, kendi içime dönme fırsatı bulurum. günün koşuşturmacasından uzaklaşırım. kendi içime döndüğüm vakit, öz kendimi hissettiğim vakit. bu nedenledir ki, onları pamuklara sarar, pek güvenli bir yere saklarım. kendimi bulmak için kimi zaman onlara ihtiyaç duyduğum doğrudur. yalnız bu aralar, ne yapsam bilemiyorum. bir şekilde nefes alıyorum. içimdeki inat ve kendimle rekabet duygularım beni ayakta tutuyor. peki. fakat aynı zamanda çok yoruyor. nefes almak istiyorum, kendimi değerlilerime veriyorum. yetmiyor. hayatımda ilk kez yetmiyorlar. başka bir şeylere ihtiyaç duyuyorum. kim bilir, malum sekizgününeseri bu duygular. bilemiyorum. ama hissettiklerim bunlar.
~ öpüyorum diyip öpmemek, çok saçma.
~ öpüyorum diyip öpmemek, çok saçma.
20131016
huypul.
Yaklaşık iki hafta olacak, çalışma masamın lambasının ampulü kırılalı. yaklaşık iki haftadır odam loş ışıktan yoksun. o devasa oda ışığına maruz kalmak oldukça acı verici. acı çekiyorum. gözüme giriyor. gözümün içine. içinin dibine. peki neden çıkıp yeni ampul almıyorum. bilmiyorum. bazen bu gibi durumlarda, sıkıntı kaynağı gözümün içinden, hatta yüreğimin içinden geçse dahi kılımı kıpırdatmadığım doğrudur. bunca rahatsızlık verici'ye bir çeşit aldırış etmeme. acıyı çekerken acının kaynağını umursamama. tuhaf değil mi. yalnız o a'nı, o durumu yaşarken bir an için ruhum bedenimden ayrılıp kendine şöyle bir baksa, acı kararı verecek. ma zo şist. böyle de bir huy var. tamam, mavi huydur bende. ama bir de böyle bir huy var.
yarın gidip o ampulü alıcam. bazen kendim beni çok yoruyor. oh! of!
~ erteleme artık. beni vakitsiz kıl.
yarın gidip o ampulü alıcam. bazen kendim beni çok yoruyor. oh! of!
~ erteleme artık. beni vakitsiz kıl.
20130920
soney.
Eylülün, sonbaharın tatlı ılığında, ince battaniyenin içinde bir geceleyinden merhaba. hafiften aralık balkon kapımdan içeri süzülen serin ve temiz hava battaniyemin içine erişemedi henüz. huzur içime güzel güzel işlemekte. bir yandan, yarını düşünmemeye çalışıyorum. ne de olsa yarından bir şeyler beklemekle geçiyor ömrüm. bu ay, eylül ayı, geliyor geçiyor her sene. yaşanıpbitiyor otuzgün. ve ben kalan onbiray, nice huzura seslensem, gözlerimi kapatıp eylülü düşünüyorum. eylülde yalnızlığı. hiç sekmedi şu ana kadar. eylüllerim hep aynı kaldı. çünkü ölümsüz gibiydim yalnızlığımda. çünkü yalnızlığımda öyle güzelim. kendi içimde bulduğum huzuru başka yerlerde aradığım da oldu. ihtiyaçtan değil. sadece merak. ama bulunmuyor meret. huzur bulmak kolay değilmiş. bulduğunda bırakmak kendine ettiğin en büyük hakaret olabilir sanırım. işte bu nedenle, arada bir elmalı pasta yapar sevdiklerimle paylaşırım. elmalı pastada bulduğum huzuru dağıtmak, bana da bir nebze mutluluk verir. ne de olsa huzur, öyle kolay bulunan bir şey değil.
ve o hiç bitmek tükenmek bilmeyen sanrımdan da hiç şaşmadığımla övünür dururum. eylül ayında bana gelecek. ve geldiğinde, bütün bir yılımı sonbahar kılacak. o kim, o ne. bilmiyorum. sanırım geldiğinde kendimi bir daha burada bulamayacağım. öyle de bir hissiyat.
~ tanıyordum, elimden gelmiyordu. yoksa ne güzel aldanacaktım.
ve o hiç bitmek tükenmek bilmeyen sanrımdan da hiç şaşmadığımla övünür dururum. eylül ayında bana gelecek. ve geldiğinde, bütün bir yılımı sonbahar kılacak. o kim, o ne. bilmiyorum. sanırım geldiğinde kendimi bir daha burada bulamayacağım. öyle de bir hissiyat.
~ tanıyordum, elimden gelmiyordu. yoksa ne güzel aldanacaktım.
20130830
ev.
İnsanın, ailesinin hep yanında olduğunu içten hissetmesi kadar huzur verici bir şey daha olamaz sanırım. evdekiler hep çalıştığından dolayı yalnız yaşamaya uzun süredir alışkınım. ilkokula başladığımdan beri kadar uzun. yalnız yaşamak. kendi başının çaresine bakmak. her ne kadar en iyi yaptığım şey olsalar da, sanırım, bu durum ailemden uzaklaşmayı benim için daha da zor kıldı. onlara hiç bir zaman doyamadım. çünkü göremiyordum. aynı evde yaşasak dahi, günde en fazla üçdörtsaat gibi bir süre yeterli olmadı hiç bir zaman. şimdi eşşek kadarım ve en az onlar kadar meşgulüm. duruma alışkın olmam ve tekrar söylemeliyim ki eşşek kadar olmamdan ötürü, eskisi kadar rahatsız değilim. söylemek istediğim, en zor anlarımda veya en kolaylarında, her zaman yanımda olmaları. birbirlerini sevdikleri kadar beni sevmeleri. kendimi ne zaman sırtüstü bırakıversem yere düşmememin sebebi olmaları. varlıklarını seviyorum. hissettiklerim evcimenlikten öte duygular. insanların pek azı anlayabilir bunu. ama sorun değil. odamda kendi başıma takılırken, evdeki ayak sesleri bile huzur veriyor bana. sanırım, bana bunları verebilecek bir insanla tanışabilirim bir gün. aynı huzur ve sevgi dolu ortamı kurmak onca zor olmasa gerek. aynı mutluluğu iliklerine kadar hissettirebileceğim bir insan. evet, pek iddialıyım.
~ sen yoktun, ellerimle dokundum sana; ellerim yüzümdeydi.
~ sen yoktun, ellerimle dokundum sana; ellerim yüzümdeydi.
20130828
çaylül.
Akşamın bu saatlerinde balkon kapım hafifçe aralıkken içeri dolan rüzgarın esintisiyle yatağımda uzanmayı pek seven ben; birkaç gündür yapamıyorum bunu. nedeni, bu yaz sıcağında üşütmeyi başarabilmiş olmam. geçen sabahlardan birinde, boğazımın acısıyla uyandım. kalkıp kendime bitki çayı yaptım. sabahın köründe, gözlerimde uykunun ağırlığı ile sıcak çayı yudumlamaya çalışmak cidden zordu. hal bu ki, nasıl da seviniyordum eylül kapımda diye. ama pek uzun sürmedi, mutluluk, nasıl dayanıksız. eylülün geleyazan hafif sabah esintileri balkon camıma tıklarken açamaz oldum. biçare içtiğim çaylar boğaz acımı dindirse de, halsizlik için ne yaparım bilemeden kendimi güzel bir animeye verdim. böylece günler geçiyor. beklenmedik yaz üşütmeme rağmen mutluyum. huzurlu hissediyorum.
~ yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem, ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı.
~ yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem, ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı.
20130818
küsyalaşk.
olamaz mı, olabilir. diyordum. o serin sabahleyin saatlerinde balkonumda oturmuşken. ayaklarımı soğuk demirlere dayamıştım yine. gündüz saatlerinde cıvılötesi caddemizin, en sessiz olduğu saatler. leziz bir esinti. başımı sandalyemin arkasına dayar, saçlarımı sarkıtmayı severim. onlar uçuşurken, omuzlarım gıdıklanır. işte böyle erken gelir sonbahar ankara'ya. bunun bir nedeni var; benim bildiğim. ankara sonbahardır. gri kaldırımlı sokakları, hep sonbahar. ağaçlarının koyu yeşilleri de, yağmur sonrası kokusu da hep. olamaz mı, olabilir. diyordum. saçlarım uçuşurken, ne de güzel gıdıklıyordu tenimi. onları sonsuza kadar uzatmak isterken tekrar söyledim, olabilir. ta ki yüzümdeki gülümseme sevgilim, onca sahteliğin farkındalığında, dayanamayıp, kaybolana dek. sen şimdilik elimi bırakma. sen deyince anlıyorsun ne dediğimi.
~ bazen sadece yorgun oluyor insan. ne küs ne yalnız ne de aşık.
~ bazen sadece yorgun oluyor insan. ne küs ne yalnız ne de aşık.
20130805
çizgiler.
sevdiğin insanın yanında olmanın hoşluğuna değinmek isterim. en yakın mesafeden yüzüne bakıp bakıp bakmaktan bahsediyorum. öylesine bir bakmaktır ki, gözlerinle her bir çizgisini takip ederek ezberlemek gerekliliğindedir. sonra duramaz ellerin, dokunuverir. gülünce gözlerinin etrafında kırışan çizgilere dokunur, kaşlarını düzeltirsin. ve sonra ellerin. saçlarının arasından usulca geçiverir. onu parmakuçlarında hissederken, içine sığmayan tüm duyguları bir sel gibi akıtmak isteğinden bahsediyorum. parmakuçlarından ulaşmasını istediğin duygular. daha fazlasının ihtiyacı buradan gelir. buradan başlar. ona öptüğü yerden yenilir, onun sevdiği yerden doğarsın hayata. biz insanlar. ne tuhafız. işimiz bitiyor, oturup sevilmeyi bekliyoruz.
~ ey adam, o an gelince unutma ki; bir kadın değil, bir hayat seçersin.
~ ey adam, o an gelince unutma ki; bir kadın değil, bir hayat seçersin.
20130724
inat.
kendime bakıyorum. hem en gurur duyduğum, hem de en başıma dert açan yönüm; inadım. inatla başardım. inatla elde ettim. inatla da edeceğim. ama bu inadı, her işe karıştırmamam gerektiğini bir türlü öğrenemedim. bir amacı inatla başarmak, pekhoşpekgüzel oluyor. fakat iş kendimden çıkıp başka insanlara sıçrayınca, işin sehri değişiyor. insanlara inatla inanma huyum gibi. bana inatla değişeceğini söyleyip hayatımın belli dönemlerini bal'a bulayanlara inadına inancım. ne yaşarsam yaşayım duygularımı sonuna kadar yaşadım ve dürüstlüğümden hiçbir zaman ödün vermedim. o yüzden içim rahat. fakat şu pektatlı inadımı her işe bulaştırmamam gerektiğini zorla öğrenmiş oldum. çünkü insan, her gece uyumadan önce dualarına yer edeni, gün gelip zihninin en köhne yerine bırakabiliyor. sonra hiç bir şeyi bırakığın gibi bulamıyorsun. çünkü bıraktığında düşmüş, parçalanmış..
~ hiç kimseyi yalan söylediğini anlayacak kadar tanımak istemiyorum.
~ hiç kimseyi yalan söylediğini anlayacak kadar tanımak istemiyorum.
20130709
gece.
insan bu saatlerde yalnız hissediyor. bu saatler. geceleyin. evet, ben geceleyin demesini severim. çünkü gece demesi pek bir sığ ve düz. evet evet, öyle. gece demek, sessiz bir gecede kalk gidelim diyen bir dostun var demektir. kıskanıyorum gece diyebilenleri. hal bu ki, ben geceleyinlerde yaşarım. kalkıp gitmeden. bakma öyle. ben de isterim gecelerde yaşamayı. kalk gidelim diyenin elinden tutup, sokaklarda durmaksızın koşmayı. boş, sessiz ve karanlık sokaklarda. ellerinden tutmuşken, hem yalnızlık hissetmeden hem de güvende.
o kim bilmiyorum.
~ yalnız geceleyinlerde görüşmek dileğiyle, artık yalnız olmamak kaydı ile; gece.
o kim bilmiyorum.
~ yalnız geceleyinlerde görüşmek dileğiyle, artık yalnız olmamak kaydı ile; gece.
20130620
sürgeldur.
Evimdeyken yalnızlığı seviyorum. kendi kendime geçirdiğim vakitten aldığım keyif, güzel. sabah uyanmak, uyanınca yorganın içinde vakit geçirmek, hoş. gözlerim kapalı fakat uyumuyorum, ve gözlerimi açana kadar içinde bulunduğum yarı bilinçsizlik hali bana huzur veriyor. sonra kalkıp pijamalarımla mutfağa girerim. kendime hiç üşenmeden pankek hazırlarım. bir saat kahvaltı yaparım. sarelle, fındık ezmesi, reçel ve süt. olmazsa olmazlar. kahvaltı yaparken gazete okurum. eskiden haberleri izlerdim. eskiden. eskiden haberler farklıydı, iktidar yalakası basın, tonla ölüm haberi veya hoplayan kediler yoktu. her neyse. kahvaltıdan sonra önümde koca bir gün vardır. evimdeyimdir. huzurdur. eğer bilgisayarda oyun oynamıyorsam bilin ki odamda dizi-film falan izliyorumdur. yalnız, o sıralar elimde nefis bir kitap varsa günüm değişiyor. yorganın içindeyken, kahvaltı sırasında ve sonrasında uyuyana kadar elimde o kitap oluyor. bitene kadar okurum. huyum bu. güzel şeylerle karşılaşınca bırakmak zor benim için. sonlanana, kökü kuruyana kadar istiyorum.
sözler kulağımda çınlayıveriyor; "sen, ya hep ya hiç misindir her zaman? sen robot musun?"
hayır, sadece keyif aldığım şeyler süregelsin dursun istiyorum.
çok şey mi istiyorum.
~ yalnızlık, müziğin bile seni dinlemesidir.
sözler kulağımda çınlayıveriyor; "sen, ya hep ya hiç misindir her zaman? sen robot musun?"
hayır, sadece keyif aldığım şeyler süregelsin dursun istiyorum.
çok şey mi istiyorum.
~ yalnızlık, müziğin bile seni dinlemesidir.
20130611
memnuni.
Memnuni diyarında yaşayan parmaktan bir kız idi. kabarık eteklerini savurmak için dönerek süzülürken, etrafa çiçekler saçardı. açelyalar, karanfiller, begonyalar, erguvanlar. çevresindeki her güzel varlık, ona bir tür çiçek bahşederdi. çiçekler savruldukça etrafında kuşlar çipetler, bir melodi bulutu oluştururlardı. o bulutun içinde süzülen parmakıza hiçbir kötülük ulaşamaz, gitmek istediği yoldan onu alıkoyamazdı. günler geçer, yeni varlıklarla karşılaşırken çiçekleri çeşitlenirdi. fakat bilirsiniz ki her güzel şey olduğu gibi kalmaz. her çipet de lezzetli olmaz.
Parmakızımız, günbirgün, o ana kadar karşılaştığı en güzel varlıkla karşılaştı. ona öyle güzel bir çiçek verdi ki bu varlık, bulutu hiç olmadığı kadar genişledi, onu sardı. kızımız, kendini hiç olmadığı kadar güvende hissediyordu artık. fakat bilmediği bir şey vardı. bulutun içinden baktığı ve gördüğü diyar, göründüğünden tamamen farklıydı. bulut onu korurken, yalandan bir dünya seriyordu önüne. parmakız bunun farkında olmadan günlerce süzülmeye devam etti. bulutu büyüdükçe eteklerini daha da çok savuruyordu. bir gün geldi ve çevresindeki bulutun küçülebildiğinin farkına vardı. nedenini anlamak için çok fazla düşünmesine gerek yoktu. çevresindeki güzel varlıklardan biri ayrılmıştı. böylece farkına vardığı şey onu derinden yaraladı ve üzdü. bu nedenle parmakızımız bir süre süzülmekten vazgeçti. vazgeçtikçe çiçekler savrulmadı. kuşlar çipetlemedi. erguvanlar saçmıyordu artık. ve bulut gittikçe zayıfladı. kızımız hüzne düşmüşken etrafındaki varlıklara istediklerini veremedi. günler geçti. varlıklar bir bir istediklerini alamaz oldular. afallamış parmakızımız hangi birini memnun edeceğini şaşırmıştı. neyse ki en önemli varlıklar hala etrafındaydı ve bulutu ayakta tutuyordular. işte o en güzel varlık da orada, yanındaydı. 'sırf o yeter' diye düşündü kızımız. 'sırf o, buluttan bile daha önemli.' fakat günler geçtikçe parmakız varlıkları memnun edemedi. fazlaca zarar gören bulutu, Memnuni diyarının gerçek yüzünü artık ondan saklayamazdı artık. parmakız tüm gerçeğin farkına vardığında eline bir makas aldı ve eteklerini liğme liğme etmeye başladı. çipetler de yoktu artık. hiç kimsenin memnun olmadığı bu diyarda parmakız dizlerini kendine çekti ve başını kollarının arasına aldı. gözlerinden akan yaşlar solmuş çiçeklerin üzerine bir bir, damla dama düşerken, en güzel varlık bile yoktu yanında. kendini bildi bileli melodi bulutunun içinde yaşayan parmakızımızın geldiği hal buydu. en çok değer verdiklerine, aslında hiçbir zaman, verdiği değeri hissettirememişti. kimseyi hiçbir zaman memnun edememişti. çevresindeki yalancı buluta kapılıp öylece süzülerek yaşamıştı.
~ yalnızlık, müziğin bile seni dinlemesidir.
Parmakızımız, günbirgün, o ana kadar karşılaştığı en güzel varlıkla karşılaştı. ona öyle güzel bir çiçek verdi ki bu varlık, bulutu hiç olmadığı kadar genişledi, onu sardı. kızımız, kendini hiç olmadığı kadar güvende hissediyordu artık. fakat bilmediği bir şey vardı. bulutun içinden baktığı ve gördüğü diyar, göründüğünden tamamen farklıydı. bulut onu korurken, yalandan bir dünya seriyordu önüne. parmakız bunun farkında olmadan günlerce süzülmeye devam etti. bulutu büyüdükçe eteklerini daha da çok savuruyordu. bir gün geldi ve çevresindeki bulutun küçülebildiğinin farkına vardı. nedenini anlamak için çok fazla düşünmesine gerek yoktu. çevresindeki güzel varlıklardan biri ayrılmıştı. böylece farkına vardığı şey onu derinden yaraladı ve üzdü. bu nedenle parmakızımız bir süre süzülmekten vazgeçti. vazgeçtikçe çiçekler savrulmadı. kuşlar çipetlemedi. erguvanlar saçmıyordu artık. ve bulut gittikçe zayıfladı. kızımız hüzne düşmüşken etrafındaki varlıklara istediklerini veremedi. günler geçti. varlıklar bir bir istediklerini alamaz oldular. afallamış parmakızımız hangi birini memnun edeceğini şaşırmıştı. neyse ki en önemli varlıklar hala etrafındaydı ve bulutu ayakta tutuyordular. işte o en güzel varlık da orada, yanındaydı. 'sırf o yeter' diye düşündü kızımız. 'sırf o, buluttan bile daha önemli.' fakat günler geçtikçe parmakız varlıkları memnun edemedi. fazlaca zarar gören bulutu, Memnuni diyarının gerçek yüzünü artık ondan saklayamazdı artık. parmakız tüm gerçeğin farkına vardığında eline bir makas aldı ve eteklerini liğme liğme etmeye başladı. çipetler de yoktu artık. hiç kimsenin memnun olmadığı bu diyarda parmakız dizlerini kendine çekti ve başını kollarının arasına aldı. gözlerinden akan yaşlar solmuş çiçeklerin üzerine bir bir, damla dama düşerken, en güzel varlık bile yoktu yanında. kendini bildi bileli melodi bulutunun içinde yaşayan parmakızımızın geldiği hal buydu. en çok değer verdiklerine, aslında hiçbir zaman, verdiği değeri hissettirememişti. kimseyi hiçbir zaman memnun edememişti. çevresindeki yalancı buluta kapılıp öylece süzülerek yaşamıştı.
~ yalnızlık, müziğin bile seni dinlemesidir.
20130422
cilben.
Onun varlığı'nın fikri bile yetiyorken, bazen, mantık dışı da olsa, fazlasını istiyorum.
hani söylemiştim daha önce; 'yanıbaşımdayken bile mesafelerce uzakta gibi'. birkaç gün önce, artık bu şekilde hissetmediğimi farkettim. içimi tatlı, şeker gibi bir his kapladı. önceleri, hep uzakta gibiydi. bakışları. düşünceleri. artık rahatladığını, duygularına gem vurmadığını hissediyorum. kollarını açmış iki yana, çimlerin üzerine bırakmış kendini. rüzgar eserken, saçları uçuşuyormuş. şirin dudaklarında bir tebessümle uykuya dalarmış. huzur. onu tanıdığım ilk andan beri bunu istedim. kendimden çok onun için. dua ettim. çünkü onun, böyle bir rahatlığı hakettiğini düşündüm hep. ve sonunda. peki fazlasını istemek? rahat olması yeterdi, evet. ve yalvarırım sonsuza kadar böyle kalsın. ama içimdeki benciliyet, körolasıca, bırakmıyor yakamı. bencillik mi fazlasını istemek. bilmiyorum. onu pamuklara sarıp bir kutuya koymak, zalimlik mi olur. açıp açıp bakmak sonra. bu zor kullanmak neden diyorum kendime. ben böyle tuhaflaşmadan da bana bakmıyor mu gözleri. tatlı tatlı. onu sarıp sarmalayasım, sevip sevip kutuya koyasımın gelmesi. pf. içim içime sığmazken, duygularım taşıp dilime vuruyor. bu sevgi bana hiç ummadık şeyler yaptırıyor. hal bu ki o, bana şöyle demişti:
"evet önümüz bahardır biliyorum
leylaklar açacak biliyorum
kiraz da çıkacak yakında
iyi şeyler söylemek de gerek biliyorum
sevgilim güzelim bir tanem biliyorum da
şimdilik bağışla."
~ ve senin dudaklarında biriken kuruluk sevgilim, bu yazdandır. yokluğumun yazı.
hani söylemiştim daha önce; 'yanıbaşımdayken bile mesafelerce uzakta gibi'. birkaç gün önce, artık bu şekilde hissetmediğimi farkettim. içimi tatlı, şeker gibi bir his kapladı. önceleri, hep uzakta gibiydi. bakışları. düşünceleri. artık rahatladığını, duygularına gem vurmadığını hissediyorum. kollarını açmış iki yana, çimlerin üzerine bırakmış kendini. rüzgar eserken, saçları uçuşuyormuş. şirin dudaklarında bir tebessümle uykuya dalarmış. huzur. onu tanıdığım ilk andan beri bunu istedim. kendimden çok onun için. dua ettim. çünkü onun, böyle bir rahatlığı hakettiğini düşündüm hep. ve sonunda. peki fazlasını istemek? rahat olması yeterdi, evet. ve yalvarırım sonsuza kadar böyle kalsın. ama içimdeki benciliyet, körolasıca, bırakmıyor yakamı. bencillik mi fazlasını istemek. bilmiyorum. onu pamuklara sarıp bir kutuya koymak, zalimlik mi olur. açıp açıp bakmak sonra. bu zor kullanmak neden diyorum kendime. ben böyle tuhaflaşmadan da bana bakmıyor mu gözleri. tatlı tatlı. onu sarıp sarmalayasım, sevip sevip kutuya koyasımın gelmesi. pf. içim içime sığmazken, duygularım taşıp dilime vuruyor. bu sevgi bana hiç ummadık şeyler yaptırıyor. hal bu ki o, bana şöyle demişti:
"evet önümüz bahardır biliyorum
leylaklar açacak biliyorum
kiraz da çıkacak yakında
iyi şeyler söylemek de gerek biliyorum
sevgilim güzelim bir tanem biliyorum da
şimdilik bağışla."
~ ve senin dudaklarında biriken kuruluk sevgilim, bu yazdandır. yokluğumun yazı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)