20131225

battaniye.

Ev hali dünyanın en huzurlu hali. kaç gündür evim'deyim. ev hali'ndeyim. bol pijamalarım, dağınık saçlarım. ince bir battaniyenin içinde, dünyaları kurtarıyorum. kendimi kurtarıyorum. mutfağa bile o battaniyeyle gidiyorum. beni sarıp sarmaladığı, koruduğu hissi mi. bilmem. pek düşünmüyorum aslında, sadece sürekli içindeyim. oh. birkaç gün huzuru yaşamak güzel. yazık ki bu da bir sona erişmek üzere. mutluluk, nasıl dayanıksız. çok acımasız bir dönemden geçtiğimi itiraf etmeliyim. hayatım düzeninden öylesine koptu ki, hala kendimi bulmaya çalışıyorum. hala bir düzen kurmaya. her şey artık öylesine farklıyken, bir türlü uyum sağlayamamak. nerelere gitsem, kendimi ait hissetmiyorum. hiçbiryerlere ait değilim. şu ince battaniyenin dışında, koskoca yabancı bir hayat. öylesine bir hayat ki, nice planlarımı, hayallerimi yemiş yutmuş. çok yorgunum. ağlamaya mecalim yok.

kendimi arıyorken, olmaktan korktuğum yerdeyim.


al beni. ne yaparsan yap.

20131221

haz.

İnsanın aklına sarılmayagörsün. düşüncelerini, keskin ve sivri tırnaklar misali hatır hutur kazımaya. öylesine acımasız. düşünüyorum da ben. ben oldum olası ince çizgilerden haz etmedim. nefret etmekten haz etmedim. aşktan haz etmedim. gördüğüm rüyalardan, yaşadığım rüyalardan haz etmedim. yaşadığım rüyalardan haz etmedim. yaşadığım. inandığım. yaşadığım. haz etmedim. etmedim diyorum sana. etmedim.

insan aklını kendi kendine yitiyor.

hal bu ki, istediğin kadar haz etme sözlerini duyar gibiyim. rüyaların gerçek mi oldu. kabusların gerçek mi. baktığında gördüğün ile, görmek istediğin bir mi. gül. bol bol gülebilirsin. kazanan belli. ve kaybeden kimse yok.

neyse ki tanıyordum, elimden gelmiyordu.

unutmak ve hatırlayamamak farklı şeyler.

20131210

dilek.

Soğuk, iliklerime kadar yayıldı. ne kadar da soğuk. odamın havası yeterince ferahlamıyor bir türlü. kapatsam camı, nefes alamıyorum. odaya giren çığlığı basıyor. ama ben yeterince ferah hissetmiyorum hala. çok yazık. bugün çok nefret ettim. sanırım ondan böyleyim. içim öylesine nefretle doldu, hücrelerimden öylesine taştı. ateşler birikti içimde, atamadım bir türlü. nefret ne tuhaf duygu. böyle dolup taşıyor için, atmasan olmuyor. nasıl atsan, bilemiyorsun. tuhaf. neyse, ben öyle kolay kolay nefret etmem. malum sekizgünün etkisi diyelim. ama ne nefret ettim. durup durup seslendim, ama o bildiğin seslenmelerden değil. gün ki yıkımlar günü, ne desem boş şimdi. yıkılman'ın dileği. yakında, her şey bitecek. ve her şey bittikten sonra, herkes yokken biz oluruz. eğer bir yerlerde varsan, gel. sadece gel. biz uyumayalım.

erkes bir şeyler söyledi kendine göre, bir kadın döktüre döktüre susuyordu.

gümeç.

Bu aralar yaşadığım ebegümeci sendromuna değinmek isterim. evet, kişisel sendromum kendisi. her eylül sonrası sonbaharında yaşadığım periyodik dönem klasiği, bu sene de kasım ayında vurdu ne hoş. durum çok basit aslında. bazen bir ebegümeci bile sizden daha mutludur, bazen de siz bir ebegümecinden daha. yalnız söylemek istediğim benim bunu, bitaraflarımdanuydurduğum yok. nedense o koca darbeler hep bu dönemde vuruyor bana. ben de bu hale geliyorum.

bir insan için, ya giderse, dediğiniz an onu kaybetmiş oluyorsunuz.

Yetmiyor değil mi. bence de. daha uygunu, daha iyisi, daha güzeli. ortak yönler listesine bir artı daha. güzelmiş evet. nezaketli de. pek de güleç. seviyor beni. sanırım çok seviyor. acılar da dinlendi nasılsa.

~ en sonunda caddelere çıktım, kaynağından öptüm seni. yetmedi.

20131208

uyku.

Uyuyunca geçmeyen hisler var. sonra geçince uyuyorsun.

~ yıllardır uyuyorum.

20131110

ihtiyet.

İçimdeki hüznün kaynağını bilmiyorum. fakat, kendi içinde hüzünlü bir insanım. yanlış anlaşılmasın, mutluluğu, gülmeyi öylesine severim; hele ki çevremdeki insanlar da benimle gülüyor ise, daha ne isterim. öyle ki tanıştığım her insan potansiyel arkadaştır benim için, gerisi onlara kalır. bu olumlu yaklaşımım, şu hayatta her insanın bana bir şeyler öğretmiş olmasından kaynaklanır. kiminden başkalarını, kiminden kendimi sevmeyi. birini sevmenin nice güzel bir şey olduğunu. kendimi sevmenin nice güvende hissettirmesini. fakat dediğim gibi, kendi içinde hüzünlü bir insanım. hiç yaşanmamış acıları içimde saklarcasına. dinlediğim bazı şarkılar, izlediğim bazı filmler, bildiğim bazı sokaklar. beni öylesine hüzünlendirirler. çünkü onlarla iken, kendi içime dönme fırsatı bulurum. günün koşuşturmacasından uzaklaşırım. kendi içime döndüğüm vakit, öz kendimi hissettiğim vakit. bu nedenledir ki, onları pamuklara sarar, pek güvenli bir yere saklarım. kendimi bulmak için kimi zaman onlara ihtiyaç duyduğum doğrudur. yalnız bu aralar, ne yapsam bilemiyorum. bir şekilde nefes alıyorum. içimdeki inat ve kendimle rekabet duygularım beni ayakta tutuyor. peki. fakat aynı zamanda çok yoruyor. nefes almak istiyorum, kendimi değerlilerime veriyorum. yetmiyor. hayatımda ilk kez yetmiyorlar. başka bir şeylere ihtiyaç duyuyorum. kim bilir, malum sekizgününeseri bu duygular. bilemiyorum. ama hissettiklerim bunlar.

20131016

huypul.

Yaklaşık iki hafta olacak, çalışma masamın lambasının ampulü kırılalı. yaklaşık iki haftadır odam loş ışıktan yoksun. o devasa oda ışığına maruz kalmak oldukça acı verici. acı çekiyorum. gözüme giriyor. gözümün içine. içinin dibine. peki neden çıkıp yeni ampul almıyorum. bilmiyorum. bazen bu gibi durumlarda, sıkıntı kaynağı gözümün içinden, hatta yüreğimin içinden geçse dahi kılımı kıpırdatmadığım doğrudur. bunca rahatsızlık verici'ye bir çeşit aldırış etmeme. acıyı çekerken acının kaynağını umursamama. tuhaf değil mi. yalnız o a'nı, o durumu yaşarken bir an için ruhum bedenimden ayrılıp kendine şöyle bir baksa, acı kararı verecek. ma zo şist. böyle de bir huy var. tamam, mavi huydur bende. ama bir de böyle bir huy var. 

yarın gidip o ampulü alıcam. bazen kendim beni çok yoruyor. oh! of!

20130920

soney.

Eylülün, sonbaharın tatlı ılığında, ince battaniyenin içinde bir geceleyinden merhaba. hafiften aralık balkon kapımdan içeri süzülen serin ve temiz hava battaniyemin içine erişemedi henüz. huzur içime güzel güzel işlemekte. bir yandan, yarını düşünmemeye çalışıyorum. ne de olsa yarından bir şeyler beklemekle geçiyor ömrüm. bu ay, eylül ayı, geliyor geçiyor her sene. yaşanıpbitiyor otuzgün. ve ben kalan onbiray, nice huzura seslensem, gözlerimi kapatıp eylülü düşünüyorum. eylülde yalnızlığı. hiç sekmedi şu ana kadar. eylüllerim hep aynı kaldı. çünkü ölümsüz gibiydim yalnızlığımda. çünkü yalnızlığımda öyle güzelim. kendi içimde bulduğum huzuru başka yerlerde aradığım da oldu. ihtiyaçtan değil. sadece merak. ama bulunmuyor meret. huzur bulmak kolay değilmiş. bulduğunda bırakmak kendine ettiğin en büyük hakaret olabilir sanırım. işte bu nedenle, arada bir elmalı pasta yapar sevdiklerimle paylaşırım. elmalı pastada bulduğum huzuru dağıtmak, bana da bir nebze mutluluk verir. ne de olsa huzur, öyle kolay bulunan bir şey değil.

ve o hiç bitmek tükenmek bilmeyen sanrımdan da hiç şaşmadığımla övünür dururum. eylül ayında bana gelecek. ve geldiğinde, bütün bir yılımı sonbahar kılacak. o kim, o ne. bilmiyorum. sanırım geldiğinde kendimi bir daha burada bulamayacağım. öyle de bir hissiyat.

20130830

ev.

İnsanın, ailesinin hep yanında olduğunu içten hissetmesi kadar huzur verici bir şey daha olamaz sanırım. evdekiler hep çalıştığından dolayı yalnız yaşamaya uzun süredir alışkınım. ilkokula başladığımdan beri kadar uzun. yalnız yaşamak. kendi başının çaresine bakmak. her ne kadar en iyi yaptığım şey olsalar da, sanırım, bu durum ailemden uzaklaşmayı benim için daha da zor kıldı. onlara hiç bir zaman doyamadım. çünkü göremiyordum. aynı evde yaşasak dahi, günde en fazla üçdörtsaat gibi bir süre yeterli olmadı hiç bir zaman. şimdi eşşek kadarım ve en az onlar kadar meşgulüm. duruma alışkın olmam ve tekrar söylemeliyim ki eşşek kadar olmamdan ötürü, eskisi kadar rahatsız değilim. söylemek istediğim, en zor anlarımda veya en kolaylarında, her zaman yanımda olmaları. birbirlerini sevdikleri kadar beni sevmeleri. kendimi ne zaman sırtüstü bırakıversem yere düşmememin sebebi olmaları. varlıklarını seviyorum. hissettiklerim evcimenlikten öte duygular. insanların pek azı anlayabilir bunu. ama sorun değil. odamda kendi başıma takılırken, evdeki ayak sesleri bile huzur veriyor bana. sanırım, bana bunları verebilecek bir insanla tanışabilirim bir gün. aynı huzur ve sevgi dolu ortamı kurmak onca zor olmasa gerek. aynı mutluluğu iliklerine kadar hissettirebileceğim bir insan. evet, pek iddialıyım.

20130828

çaylül.

Akşamın bu saatlerinde balkon kapım hafifçe aralıkken içeri dolan rüzgarın esintisiyle yatağımda uzanmayı pek seven ben; birkaç gündür yapamıyorum bunu. nedeni, bu yaz sıcağında üşütmeyi başarabilmiş olmam. geçen sabahlardan birinde, boğazımın acısıyla uyandım. kalkıp kendime bitki çayı yaptım. sabahın köründe, gözlerimde uykunun ağırlığı ile sıcak çayı yudumlamaya çalışmak cidden zordu. hal bu ki, nasıl da seviniyordum eylül kapımda diye. ama pek uzun sürmedi, mutluluk, nasıl dayanıksız. eylülün geleyazan hafif sabah esintileri balkon camıma tıklarken açamaz oldum. biçare içtiğim çaylar boğaz acımı dindirse de, halsizlik için ne yaparım bilemeden kendimi güzel bir animeye verdim. böylece günler geçiyor. beklenmedik yaz üşütmeme rağmen mutluyum. huzurlu hissediyorum.

yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem, ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı.

20130818

küsyalaşk.

olamaz mı, olabilir. diyordum. o serin sabahleyin saatlerinde balkonumda oturmuşken. ayaklarımı soğuk demirlere dayamıştım yine. gündüz saatlerinde cıvılötesi caddemizin, en sessiz olduğu saatler. leziz bir esinti. başımı sandalyemin arkasına dayar, saçlarımı sarkıtmayı severim. onlar uçuşurken, omuzlarım gıdıklanır. işte böyle erken gelir sonbahar ankara'ya. bunun bir nedeni var; benim bildiğim. ankara sonbahardır. gri kaldırımlı sokakları, hep sonbahar. ağaçlarının koyu yeşilleri de, yağmur sonrası kokusu da hep. olamaz mı, olabilir. diyordum. saçlarım uçuşurken, ne de güzel gıdıklıyordu tenimi. onları sonsuza kadar uzatmak isterken tekrar söyledim, olabilir. ta ki yüzümdeki gülümseme sevgilim, onca sahteliğin farkındalığında, dayanamayıp, kaybolana dek. sen şimdilik elimi bırakma. sen deyince anlıyorsun ne dediğimi. 

bazen sadece yorgun oluyor insan. ne küs ne yalnız ne de aşık.

20130805

çizgiler.

sevdiğin insanın yanında olmanın hoşluğuna değinmek isterim. en yakın mesafeden yüzüne bakıp bakıp bakmaktan bahsediyorum. öylesine bir bakmaktır ki, gözlerinle her bir çizgisini takip ederek ezberlemek gerekliliğindedir. sonra duramaz ellerin, dokunuverir. gülünce gözlerinin etrafında kırışan çizgilere dokunur, kaşlarını düzeltirsin. ve sonra ellerin. saçlarının arasından usulca geçiverir. onu parmakuçlarında hissederken, içine sığmayan tüm duyguları bir sel gibi akıtmak isteğinden bahsediyorum. parmakuçlarından ulaşmasını istediğin duygular. daha fazlasının ihtiyacı buradan gelir. buradan başlar. ona öptüğü yerden yenilir, onun sevdiği yerden doğarsın hayata. biz insanlar. ne tuhafız. işimiz bitiyor, oturup sevilmeyi bekliyoruz.

20130724

inat.

kendime bakıyorum. hem en gurur duyduğum, hem de en başıma dert açan yönüm; inadım. inatla başardım. inatla elde ettim. inatla da edeceğim. ama bu inadı, her işe karıştırmamam gerektiğini bir türlü öğrenemedim. bir amacı inatla başarmak, pekhoşpekgüzel oluyor. fakat iş kendimden çıkıp başka insanlara sıçrayınca, işin sehri değişiyor. insanlara inatla inanma huyum gibi. bana inatla değişeceğini söyleyip hayatımın belli dönemlerini bal'a bulayanlara inadına inancım. ne yaşarsam yaşayım duygularımı sonuna kadar yaşadım ve dürüstlüğümden hiçbir zaman ödün vermedim. o yüzden içim rahat. fakat şu pektatlı inadımı her işe bulaştırmamam gerektiğini zorla öğrenmiş oldum. çünkü insan, her gece uyumadan önce dualarına yer edeni, gün gelip zihninin en köhne yerine bırakabiliyor. sonra hiç bir şeyi bırakığın gibi bulamıyorsun. çünkü bıraktığında düşmüş, parçalanmış..

20130709

gece.

insan bu saatlerde yalnız hissediyor. bu saatler. geceleyin. evet, ben geceleyin demesini severim. çünkü gece demesi pek bir sığ ve düz. evet evet, öyle. gece demek, sessiz bir gecede kalk gidelim diyen bir dostun var demektir. kıskanıyorum gece diyebilenleri. hal bu ki, ben geceleyinlerde yaşarım. kalkıp gitmeden. bakma öyle. ben de isterim gecelerde yaşamayı. kalk gidelim diyenin elinden tutup, sokaklarda durmaksızın koşmayı. boş, sessiz ve karanlık sokaklarda. ellerinden tutmuşken, hem yalnızlık hissetmeden hem de güvende. 

o kim bilmiyorum.

yalnız geceleyinlerde görüşmek dileğiyle, artık yalnız olmamak kaydı ile; gece.

20130620

sürgeldur.

Evimdeyken yalnızlığı seviyorum. kendi kendime geçirdiğim vakitten aldığım keyif, güzel. sabah uyanmak, uyanınca yorganın içinde vakit geçirmek, hoş. gözlerim kapalı fakat uyumuyorum, ve gözlerimi açana kadar içinde bulunduğum yarı bilinçsizlik hali bana huzur veriyor. sonra kalkıp pijamalarımla mutfağa girerim. kendime hiç üşenmeden pankek hazırlarım. bir saat kahvaltı yaparım. sarelle, fındık ezmesi, reçel ve süt. olmazsa olmazlar. kahvaltı yaparken gazete okurum. eskiden haberleri izlerdim. eskiden. eskiden haberler farklıydı, iktidar yalakası basın, tonla ölüm haberi veya hoplayan kediler yoktu. her neyse. kahvaltıdan sonra önümde koca bir gün vardır. evimdeyimdir. huzurdur. eğer bilgisayarda oyun oynamıyorsam bilin ki odamda dizi-film falan izliyorumdur. yalnız, o sıralar elimde nefis bir kitap varsa günüm değişiyor. yorganın içindeyken, kahvaltı sırasında ve sonrasında uyuyana kadar elimde o kitap oluyor. bitene kadar okurum. huyum bu. güzel şeylerle karşılaşınca bırakmak zor benim için. sonlanana, kökü kuruyana kadar istiyorum.

sözler kulağımda çınlayıveriyor; "sen, ya hep ya hiç misindir her zaman? sen robot musun?"


hayır, sadece keyif aldığım şeyler süregelsin dursun istiyorum.

çok şey mi istiyorum.

20130611

memnuni.

Memnuni diyarında yaşayan parmaktan bir kız idi. kabarık eteklerini savurmak için dönerek süzülürken, etrafa çiçekler saçardı. açelyalar, karanfiller, begonyalar, erguvanlar. çevresindeki her güzel varlık, ona bir tür çiçek bahşederdi. çiçekler savruldukça etrafında kuşlar çipetler, bir melodi bulutu oluştururlardı. o bulutun içinde süzülen parmakıza hiçbir kötülük ulaşamaz, gitmek istediği yoldan onu alıkoyamazdı. günler geçer, yeni varlıklarla karşılaşırken çiçekleri çeşitlenirdi. fakat bilirsiniz ki her güzel şey olduğu gibi kalmaz. her çipet de lezzetli olmaz.

Parmakızımız, günbirgün, o ana kadar karşılaştığı en güzel varlıkla karşılaştı. ona öyle güzel bir çiçek verdi ki bu varlık, bulutu hiç olmadığı kadar genişledi, onu sardı. kızımız, kendini hiç olmadığı kadar güvende hissediyordu artık. fakat bilmediği bir şey vardı. bulutun içinden baktığı ve gördüğü diyar, göründüğünden tamamen farklıydı. bulut onu korurken, yalandan bir dünya seriyordu önüne. parmakız bunun farkında olmadan günlerce süzülmeye devam etti. bulutu büyüdükçe eteklerini daha da çok savuruyordu. bir gün geldi ve çevresindeki bulutun küçülebildiğinin farkına vardı. nedenini anlamak için çok fazla düşünmesine gerek yoktu. çevresindeki güzel varlıklardan biri ayrılmıştı. böylece farkına vardığı şey onu derinden yaraladı ve üzdü. bu nedenle parmakızımız bir süre süzülmekten vazgeçti. vazgeçtikçe çiçekler savrulmadı. kuşlar çipetlemedi. erguvanlar saçmıyordu artık. ve bulut gittikçe zayıfladı. kızımız hüzne düşmüşken etrafındaki varlıklara istediklerini veremedi. günler geçti. varlıklar bir bir istediklerini alamaz oldular. afallamış parmakızımız hangi birini memnun edeceğini şaşırmıştı. neyse ki en önemli varlıklar hala etrafındaydı ve bulutu ayakta tutuyordular. işte o en güzel varlık da orada, yanındaydı. 'sırf o yeter' diye düşündü kızımız. 'sırf o, buluttan bile daha önemli.' fakat günler geçtikçe parmakız varlıkları memnun edemedi. fazlaca zarar gören bulutu, Memnuni diyarının gerçek yüzünü artık ondan saklayamazdı artık. parmakız tüm gerçeğin farkına vardığında eline bir makas aldı ve eteklerini liğme liğme etmeye başladı. çipetler de yoktu artık. hiç kimsenin memnun olmadığı bu diyarda parmakız dizlerini kendine çekti ve başını kollarının arasına aldı. gözlerinden akan yaşlar solmuş çiçeklerin üzerine bir bir, damla dama düşerken, en güzel varlık bile yoktu yanında. kendini bildi bileli melodi bulutunun içinde yaşayan parmakızımızın geldiği hal buydu. en çok değer verdiklerine, aslında hiçbir zaman, verdiği değeri hissettirememişti. kimseyi hiçbir zaman memnun edememişti. çevresindeki yalancı buluta kapılıp öylece süzülerek yaşamıştı.

20130422

cilben.

Onun varlığı'nın fikri bile yetiyorken, bazen, mantık dışı da olsa, fazlasını istiyorum.

hani söylemiştim daha önce; 'yanıbaşımdayken bile mesafelerce uzakta gibi'. birkaç gün önce, artık bu şekilde hissetmediğimi farkettim. içimi tatlı, şeker gibi bir his kapladı. önceleri, hep uzakta gibiydi. bakışları. düşünceleri. artık rahatladığını, duygularına gem vurmadığını hissediyorum. kollarını açmış iki yana, çimlerin üzerine bırakmış kendini. rüzgar eserken, saçları uçuşuyormuş. şirin dudaklarında bir tebessümle uykuya dalarmış. huzur. onu tanıdığım ilk andan beri bunu istedim. kendimden çok onun için. dua ettim. çünkü onun, böyle bir rahatlığı hakettiğini düşündüm hep. ve sonunda. peki fazlasıistemek? rahat olması yeterdi, evet. ve yalvarırım sonsuza kadar böyle kalsın. ama içimdeki benciliyet, körolasıca, bırakmıyor yakamı. bencillik mi fazlasını istemek. bilmiyorum. onu pamuklara sarıp bir kutuya koymak, zalimlik mi olur. açıp açıp bakmak sonra. bu zor kullanmak neden diyorum kendime. ben böyle tuhaflaşmadan da bana bakmıyor mu gözleri. tatlı tatlı. onu sarıp sarmalayasım, sevip sevip kutuya koyasımın gelmesi. pf. içim içime sığmazken, duygularım taşıp dilime vuruyor. bu sevgi bana hiç ummadık şeyler yaptırıyor. hal bu ki o, bana şöyle demişti:

"evet önümüz bahardır biliyorum
leylaklar açacak biliyorum
kiraz da çıkacak yakında
iyi şeyler söylemek de gerek biliyorum
sevgilim güzelim bir tanem biliyorum da
şimdilik bağışla."


20130323

kareller.

havanın karlı olduğunu, bunca tatlı yağdığını görünce gözleri dolan bir haldeyim. ama öyle güzel ki. veletken elimizde çıpır çıpır sallayıp kendi haline bıraktığımız mini fanuslar gibi dışarısı. yavaş yavaş süzülüyor kar. güzel ama sanki içimde bir yerlere yağar gibi. o güzelliğe, evimin sıcağından baktığım, penceremden usulca izlediğim halde, sanki asfaltlarda değil de içimde birikiyor gibiler. kar taneleri yine değmiyorlar birbirlerine. yere varınca buluşuyorlar. yazık ki birkaç güne eriyip gidecekler, ankara baharında. hava böyle iken içime yağan hüzün, belki güneş açtığında alır başını gider ne dersin? yirmiki yaşımın şu gününe kadar, karı her gördüğümde yaşadığım mutluluk tatlı hisler bırakırdı. çilekli kremalı pastanın dilde bıraktığı tatlılık misali, yüreğimde tatlı tatlı. belki bundan başka bir mart günü, yine böyle kar yağıyorken yaşayabilirim aynı duyguyu. bugünkü hüzün alsın başını gitsin. gitsin, artık. içimi yiyip duran bu histen kurtulmak istiyorum. kurtulacağım da. sonsuza kadar böyle kalacak değilim ya. bir iki aya düzelirim herhalde. 

tam hatırlayamadım, ben bir iki ay önce ne demiştim?

'..ellerine bakma artık  
çünkü kar yağıyor  
çılgın hüzünlü..

..kar dindi  
gerçekten dindi  
ellerine bakabilirsin artık.'

bir insan, birini yalnızken hatırlıyorsa sevmemiştir, ansızın aklına getirip yalnızlaşıyorsa, işte o zaman sevmiştir. belki de benim gibi bir başına sevmiştir.

20130318

biyat.

İngiliz edebiyatı görkemlidir. betimleme ögesinden pek hazzetmesem de, ingiliz anlatılarının betimlemeye fazla fazla ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. onca ihtişam, danslar, koca koca perdeli nefis balolar dile gelirken, alacalı kelimeler tane tane cümlelere, bir jane austen üslubuyla, dönüştürülmelidir. tadını gerçekten çıkarabilmeniz için kendinizi kaptırıp hızlı hızlı okumalısınız. bu tip süslü anlatımın oluşturduğu çekici görsellik tabi ki de biz kadınları büyüler. özellikle de onca görkemin içinde, kendini kanıtlayan saygıdeğer centilmenler varken. milyonlarca sıfat içeren uzun ve aksanlı cümlelerin çıktığı dudaklara bakakalır, kelimelerin büyüsüyle daha da yakışıklılaşan çehreyi seyredalarız. haklısınız kızlar, size katılıyorum. bir zamanlar ben de 'jane eyre' okuyup mr. rochester diye veya 'aşk ve gurur' okuyup mr. darcy diye mızıldanarak yerin birkaç santim üstünde süzüldüm. ciddiyet ve samimiyetin bir arada olması kadar, başka hiçbir şey, çekici kılamaz bir erkeği. fakat sözüm şu, lütfen bir dönüp kendinize, güzelce bir, bakın. erkeklerin çoğunu odunlukla suçlamadan önce gerçek bir leydi olup olmadığınızı sorgulayın. insanlara gülümsemeyi sıkıntı olarak gören, burnu havada bir zilli iseniz, lütfen. erkeklerde centilmenlik aramayın. bir de aranızda kimileri var ki, edebiyatın e'sini bilmeden, sadece hollywood filmlerinden takip ettiği romanları orada burada erkeklere karşı savunma aracı olarak kullanıp basitleştiriyorlar. yapmayın nolur. umuyorum ki sizin de döneminiz sona erecek. fakat elinizi çabuk tutun ve bir an önce bitin, lütfen. diyeceklerim bu kadar.

birini çok sevdiğinizde, o sizi çok üzse de onun yanında ağlamak istersiniz. istemeyin. bunu istemek, o ingiliz edebiyatı çakması filmlerde olmalı sadece.

20130305

acıma.

Yazmak isteyip de yazamadığım zamanlardan biri. istediklerimi yazamadığım. ne istediğimi bilmediğim zamanlardan biri. yazıp yazıp siliyorum. yazıp yazıp siliyorum. yineliyorum. yineliyorum. farkettim ki her ne nedenle başlamış olursam olayım, bir noktadan sonra cümleler hep o aynı noktada buluşuyor. istemiyorum o filanca noktayı. sonra başka şeyler yazayım diyorum. olmuyor. mesela kısa ve absurd hikayeler yazardım eskiden. ah, eskiden. evet. harbi ya nasıldı eskiden? eskiler. esk. unuttum gitti. uyuşmuş gibi. kendimi çok yorgun hissediyorum. mutsuz ya da keyifsiz değilim. sadece yorgun. hayatı bütün dürüstlüğüm ve içtenliğimle yaşamaya çalıştığım sırada, aniden gelen ihanetin verdiği yorgunluk. evet, dürüstlük. ben dürüst bir insanım. oyuna, kaprise başvurmadan yaşamak isterim hayatı. senaryolar yazmadan. ama benim gibi insanların soyu tükeniyor. zorla hem de. göz yaşları aka aka tükeniyorlar. nasıl hissediyorum biliyor musun? ilk önce şarkılarımı paylaşmışım. sonra anılarımı. sonra anlar paylaşmışım. duygular paylaşmışım. gözler, bakışlar paylaşmışım. sevgiler. sevgiler. sevgiler. kocamanlar. sahip olduğum en dürüst şeyleri birer birer. insanlar neden yalan söylüyor değil mi? sorup durmuyor musunuz sürekli? yalancı! neden yalan söyledin bana? peki bu cümleleri kuran, yalan mağdurunu oynayan siz, sen! dürüst olanlara nasıl davrandınız? hadi bu sefer, siz, dürüst olun. bu seferlik. aynaya bir bakın dönün de. yaptığınız vefasızlıkları, acımasızlıkları bir düşünün. durun, tepki vermeyin hemen. sadece düşünün. düşün. kapat gözlerini. pişman olacak bir şey yapmadığını söyleyebilir misin? eğer bunu gerçekten rahatlıkla söyleyebiliyorsan, ne harika! ömrün boyunca, krallar, kraliçeler gibi bir yaşam dilerim sana.

"vicdan en rahat yastıktır'' diyor bir söz. varsa. -öa

20130218

gülümse.

hayatım boyunca en iyi yaptığım şey oldu gülmek. en kolay, en masum. sıkıntı yaşadığım anları atlatabilmek için elimden geldiğince kullandım onu. ne denli kullanışlı bir araç olduğunu keşfeden azınlıktan biriyim. öylesine basitti ki. sadece dudaklarımın kenarları yukarı doğru kıvrılıyordu. birkaç adet kasın kasılması. ve ardından gelen onca hoşluk. gülümseyişime insanların karşılık vermesi, hemen hemen her seferinde hem de. mutlu oluyorlardı benimle. ve daha başka birkaç şey daha. hatta bir gün birisi bana gülmek biftek yemek kadar karnını doyururmuş insanın dedi. tuhaf dedim. biftek diyince aklıma looney toones çizgi filmlerinde, o şapur şupur yenilen kırmızı et parçası gelir. sonra bitince, ortasındaki beyaz kemiğin öylece kalakalması. tabi gülmek için mutlu olmak gerekmiyor illa ki. çoğu zaman kendimi mutlu etmek için gülüyorum. bunca zaman insanlar, çok mutlu olduğum izleniminde oldu. değilim demiyorum. fakat, hiç derdim tasam olmadığını düşünen insancıklar tanıdım. her neyse. gülmeye bunca alıştığımdan olsa gerek, tam tersi insanlar çekti beni hep kendine. üzgünlerdi. somurtkandılar. sıkıntılı. üzüldüm onlar için, benim gibi gülmelilerdi. onlara yaklaştım. gülümsemelerine dokunmak istedim.

sandım ki o, kendini kaybetmiş ve sizin sebebinizle kendini arayan, kendiniz gibi biri. sizi salıncak tepesinde yakalayan

sandım. gülümsemelerine dokunmak istediğim kadar sıkıntılıydı halleri. hal bu ki, çok yanlış yapmışım. en başından beri. tam hissetmezken bile onca gülümsemek. kandırmakmış. kendini. diğerini. annem bana beni anlamadığını söyler durur. "neden kendim gibi mutlu bir gülümsemeye dokunmak yerine, başka sıkıntıları paylaşmak istiyorum?" bilmiyorum. bana ihtiyaçları olduğu hissidir belki de. tıpkı benim gibi bir gülümseyişin, bana neden ihtiyacı olabilir ki. yazık çok yazık. böylesine saçma bir düşünce tarzıyla, senelerimi yemiş bitirmişim. uzunca bir süre farkında bile olmadan.

penelope: benim küçük gizli filmim olarak kalacak olan.

20130211

sakin.

Yaptığım planların benim dışımdaki nedenlerden ötürü bozulmasından nefret ediyorum. hayatını yaptığı planlar üzerine kuran ben, her seferinde elimden geldiğince detaylı düşünen, her koşulu göz önüne alan ben. hangi saat, hangi yer, hangi kişi. hepsi. hepsi. hepsi. ama bazen ne oluyor. her ne kadar kusursuz olursa olsun planım, başka sebeplerle yerle bir oluyor. bunu çözümlemenin bir yolu var. fakat 'be' planı denen şeyden hoşlanmıyorum. çünkü benim önümde tek bir seçenek vardır. süregelen koşullarla kendim için yarattığım en mükemmel seçenek. başka bir koşul olsa onu seçer, onu mükemmelleştiririm zaten. ama yarattığım o mükemmel plan, tamamen benim dışımdaki nedenlerden dolayı bozulunca çıldırıyorum. bu nedenle çıldırmış durumdayım şu an. biliyorum buna da bir çözüm bulacağım ve düzelteceğim. ne zaman düzeltemedim ki. ama şu an kendimi tutamayacak kadar sinirliyim. tabi, çok takıntılı olduğum konusunda eleştrilebilirim. doğal. çünkü planlarımın dışına çıktığım her seferde neler yaşadığımı bir tek ben biliyorum. eninde sonunda huzurumun nasıl kaçtığını. bu yüzden beni yargılamayın lütfen. bazen, gövdemi saran, sıkıca bir yerlere tutturulmuş sade bir iple ve sonra koca bir özgürlük hissiyle bırakıyorum kendimi yüksekten. planlarımla yarattığım o muhteşem koruma duvarından beni çıkaran o şey her neyse, o bir yerlere tutturulmuş ip oluyor. kendimi sadece onun verdiği güven hissine bırakıp atlayabiliyorum. düşerken heyecanlı, mutlu. sonra huzurlu. aniden yerlebir oluyor ama. o ip kopuyor ve beni düştüğüm çukurun dibinden kurtaran tek şey planlarım oluyor yine. o yüzden yargılamayın beni lütfen. sinirlerim çok bozuk. şimdi gidip başka mükemmel bir plan kuramayacak kadar yorgunum.

hayatım boyunca bu planlar silsilesiyle yaşayamayacağımı biliyorum, ne yazık.

20130202

çöklat.

Ben bir de yaptığı her şeyi neden bundan daha kusursuz ve mükemmel olmadı diye sorgulayan bir insanım. eskiden, çok eskiden, bunca takıntılı değildim. ama, özellikle son zamanlarda, tuhaf bir mükemmeliyet bulutu çöktü üzerime. bazen çok abarttığım vakitler, beyaz giyemiyorum mesela. kirlenince sinirim tepeme çıkıyor. hal bu ki ne de severim beyaz.

uzunca bir zamandır çikolata yemiyorum, tuhaf.

20130121

şeftahali.

Şeftali ağaçlarıyla kaplı koskocaman bir bahçeydi. rüzgar esmiyordu. yağmur yağmıyordu. güneş açmamıştı. iki minik çocuğun kıkırdamalarından başka bir ses, onlardan başka bir hareketlilik yoktu. erkek çocuğu, kız çocuğunun elinden çekerek ikisini birden boylu boyunca çimlere yatırdı. kız çocuğunun kabarık etekleri havalandı. minik bir çığlık attı. tekrar kıkırdamaya başladı. ve aniden sustu. erkek çocuğu dikkatle yüzünü izlerken, kız çocuğu yüzünü buruşturdu; "bugün hava hiç de umduğum gibi değil.". erkek çocuğu ciddiyetle yüzüne bakarken "önemli değil." dedi. kız çocuğu aklından, neden hep bu kadar ciddi olmak zorunda, diye geçirirken başını çevirip gökyüzüne baktı. şeftali ağacının yaprakları arasından, uçsuz bucaksız. ve gri. sonra görüntü aniden simsiyah oluverdi. erkek çocuğu boştaki eliyle kızın gözlerini kapatmıştı; "içine çek havayı". kız derin bir nefes alırken şeftali kokusu ciğerlerine doluverdi. dudakları yukarı doğru kıvrıldı. erkek kulağına yaklaştı ve fısıldadı; "şimdi gökyüzüne tekrar bak." ellerini yüzünden çekti. kız gökyüzüne baktı ve dudakları tekrar yukarı doğru kıvrıldı. sonra döndü ve boşta kalan eliyle erkeğin gözünün üstüne düşen bir saç tutamına dokundu. güldü. "artık o kadar da gri değil". ciddileşti, ve boşta olmayan eliyle sıkıca kavradığı erkek çocuğunun elini sıktı. erkek çocuğu ona iyice sokuldu ve burnunu yanağına değdirirken uyuyakaldı. kız çocuğu gökyüzüne bakmaya devam ediyordu. derken yüzünde bir damla nem hissetti. bir damla nem. yağmur.

20130105

ankagriki.

Ankara'da çocuk olmanın hissi, çok farklı bir his. bir istanbullunun bir izmirlinin burun kıvıracağı anılara sahip olmanın hissi. aslında, öyle pek fazla yeşillik bulacağınızı söylesem, dürüst olmamış olurum. fakat parklar var, yeşil. çocuklar parklarda oynar. ya da sokaklarda. gri kaldırımlar. gri bir şehir. sakin. ankara'ya sonbahar öylesine yakışır. saçları pastel tonlarda rengarenk yapraklardan oluşan, sakin ve hüzünlü bir kadın gibi. etekleri gri kaldırımlara, gri binalara bırakmış kendini. fakat ne zaman güneş açsa, yapraklar hafifçe esen rüzgarla hışırdasa, etraf ışıl ışıl olur. hüznün üzerine yeşil bir gülümseme oturur. ağaçlar hiç olmadığı kadar gür ve yeşildir. her mevsim gri ve yeşil, bir döngü şeklinde, öcünü alır birbirinden. sonra kızılayın bitmek bilmeyen kalabalığı. bahçelinin kafeleri. ve milyonlarca semti, hepsi oturmalık, yaşamalık. gezmelik değildir ankara. ankara sadece ankara'ya ait olanların şehridir. burada yaşamış ve büyümüşlerin. benimsemişlerin. bu sakinliğe alışmış ve bir parçası olmuşların. ankara'ya ait olmak, ankaralı olmak anlamına gelmez. ben ankaralı değilim. ama kendimi ankara'ya ait hissediyorum. içimdeki bitmek bilmeyen hüznü tarif etmek istersem eğer, yağmurlu bir günde ankara'da evimde odamdayımdır. sıcak çikolatam, birkaç adet kestane şekerim yanımda. ince bir battaniyeye sarınmışım, saçlarım dağınık toplu, ve yatağımdayım. elimde sevdiğim kitaplardan biri var. sırtımı kalorifere dayamışım. camıma vuran yağmurun pıt pıt sesiyle uyumlu bir şekilde, kelimeleri bir bir okuyorum. ezbere bildiğim satırları tekrar tekrar zihnime kazıyorum. yazarın hisleri bir bir doluyor içime. o an ben, her ne kadar en ideal ortama sahip olsam da, hüzünlüyüm. fakat bu beni mutlu eden bir hüzün. içimi boşaltırmışım gibi. elimdeki kitap bana her ne kadar hüzün verse de seviyorum. ankara'yı da bu yüzden seviyorum. başımı kaldırıp, pencereden dışarı baktığımda la vie en rose eşliğinde yağan yağmurun sesi, müziğe karışarak kulaklarımı dolduruyor. ve ben o kişinin bir yerlerde olduğu hissine kendimi bırakırken, aynı anda kitabıma dönüp zihnimi de kelimelere bırakıyorum.